Oğlum/Kızım sen mi geldin?

Bir annenin çocuğuna “Sen mi geldin oğlum” diye sorması lise ve üniversite yıllarında okuldan geldiğimde rahmetli annemin geldiğimi gördüğü halde “Oğlum sen mi geldin?” diye sormasını ve verdiğim cevapları hatırlattı. Gençliğin verdiği heyecan veya çokbilmişlikle espri yaptığımı zannederek “Yok anne yoldayım, biraz sonra geleceğim, görmüyor musun anne, her gün aynı soruyu sormaktan yorulmadın mı” gibi o anki psikolojime bağlı olarak farklı cevaplar verirdim.

Soru, o zamanlar anlamadığım bir şeydi ve bana çok saçma gelirdi. Oysa şimdi annemin neden geldiğimi gördüğü halde geldin mi diye sormasını çok daha iyi anlıyorum.

Her şeyden önce Türkçede soruların her zaman bilgi edinmek için sorulmadığını hatırlatayım. Bir sorunun farklı işlevleri olabilir. Gelen birine “Geldiniz mi?” diye sormak aynı zamanda nezaket icabı söylenen kalıplaşmış bir sözdür ve “Hoş geldiniz” demenin samimi farklı bir söyleniş biçimidir. Bu söz ile geleni fark ettiğini ve karşıladığını gösterir. Maksat bilgi almak değil, ilgi göstermektir.

Kinaye ve tecahül göstermenin yanı sıra bir üslup özelliği olarak da soru sorulabilir. Burada muhataptan bir cevap vermesi beklenmez, işaret edilen hakikatin veya verilmek istenen mesajın anlaşılması istenir ve beklenir.

“Geldin mi?” sorusunun anlamı ses tonuna göre de değişebilir. Gelmesi beklenmeyen birine söylendiğine şaşkınlık, gelmesi istenmeyen birine söylendiğinde hoşnutsuzluk hatta kızgınlık, geç gelen birine söylendiğinde sitem ve serzenişe dönüşebilir. Bunların hiçbirini kastetmediği için üzerinde durmuyorum.

Ancak annemin “Geldin mi?” sorusu bunların hiçbiri ile aynı anlam ve işlevde değildi. Onun sorusunun işlevi ve anlamı çok farklı idi. Anladığım kadarı ile bunların ne olduğunu izah etmeye çalışayım.

Bana “Geldin mi?” diye sorarak beni beklediğini, geldiğimi fark ettiğini ve benimle muhabbet etmek istediğini de göstermiş oluyordu. Aradığı ve beklediği şey bilgi değildi, sıcak bir dil ve güler bir yüzle sevincine ortak olmamdı, kısa da olsa birkaç söz ile hatırını sorup onu mutlu etmekti. Maalesef ben o yaşlarımda bunu anlamaktan acizdim.

Annem bu soruyu sorarak geldiğime sevindiğini göstermek istiyor, soru ile bir nevi hoş geldin diyordu. Geldiğimi gözleriyle gördükten sonra sözleriyle de tekrar ederek gözünün gördüğünü dili ile ikrar ediyor, sevincini izhar istiyordu. Soru sormakla geldiğimden emin olmak, göz ile duyduğu sevincine kulağını ortak etmek istiyordu. Görüp bildiği bir şeyi bir kez de benden duyarak mutmain ve emin olmak istiyordu. Çünkü gönlün mutmain olması gözün gördüğünü kulak ile duymak ile mümkündür

Bir anne çocuğunu gördüğünde onun varlığından fiziksel olarak da haberdar olmak ister. “Geldin mi?” sorusuna verilecek cevap sadece dil yoluyla bir ilişki kurmak değil, aynı zamanda gördüğü hayali, yani yolunu gözlediği birinin gelme hayalinin hakikate dönüştüğünü görmek istemesidir. Ve bu hâl, çocukların asla anlayamayacağı annelere has bir duygudur.

Anne gözünün gördüğünü kulağıyla duymak istemekle gözüyle gördüğünü gönlüne haber vermek, bekleyişinin sona erdiğini bildirmek ister. Beklediği kişi gelene kadar birlikte olduğu ve sohbet ettiği gönlüne müjde vermekte, gördüklerini gelen kişiye doğrulatarak gönlü de ikna edip sevincine ortak eder.

“Geldin mi?” diye sorulmasının bir anlamı da şükürdür. Yolunu gözlediği ve gelmesini istediği biri gelince gözün gördüğünü dil ile ifade etmek “Çok şükür, geldin” duygusunun dışavurumudur, şükür kelimesini telaffuz etmeden dolaylı yoldan şükretmektedir.

Bir anne çocuğuna “Geldin mi?” diye sorarak geldiğini bir kez de çocuğunun ağzından duymak ister. Diğer insanlar için gereksiz görülen bu husus anneler için çok kıymetli ve önemlidir.

Dünyadaki en saf sevgi annenin çocuğuna duyduğu sevgidir. Bu sevgi âşıklık hâlidir, çocuğu yüz kere geldim dese yüz birinci kez duymak ister. Geldim demek vuslatın habercisidir, hasretin sona ermesinin ilanıdır. Anneler bu sevinçlerine gözlerinden sonra kulaklarını da şâhit etmek isterler. Gelmesini hayal ederek geçirdiği saatlerden sonra gördükleri gönlüne hitap eder. Oysa annenin hayal aleminden çıkıp gerçek dünyaya dönmesi gerekmektedir, onun için de söze ihtiyaç vardır. Gönül âleminden bu dünyaya döndüren, hayallerinden hakikate geçiren, gördüğü rüyadan uyandıran söz “Geldin mi?” sorusudur. O soru bir âlemden başka bir âleme geçmenin şifresi veya parolasıdır.

Şimdiki aklım olsaydı annemin bu sorusuna muhatap kaldığımda “Geldim anneciğim” der ve boynuna sarılırdım ve ona bildiğin en güzel sözleri söylerdim. Bugün ise sadece şiir okuyabiliyorum:

Daha dün
Annemle beraber
Masmaviydi evimiz

Bugün
Gidip dönmeyen bir kuş gibi
Annem çıktı evimizden

Hiçbir şey diyemez artık
Anne diyen dilim
Anlasana kelebek
İpi kopmuş uçurtma gibiyim




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Bir İslam Şehrinin Anatomisi: Saraybosna

Hasan Aydın, İslam medeniyetinin izlerini ve özellikle Saraybosna’da vücut bulan son büyük ifadesini kapsamlı bir biçimde anlatıyor. Çok katmanlı mimari yapısıyla Saraybosna’yı anlatan pek çok eser yazıldı, bunların arasında bu kitabın özel bir yeri var. Medine’den Bosna’ya İslam şehir tasavvurunun izini süren Hasan Aydın, Boşnak kimliğinin oluşumunu, Osmanlı ile beliren yeni şehir siluetini ayrıntılarıyla ele aldı. Tarihin ana imarının büyük şehirlerin vadisinden aktığını Ali Paşa Camisi, Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Ferhadiye Caddesi, Mostar, Poçitel, Nezir Ağa Camisi, vezirlerin gözbebeği Travnik ve Drina Köprüsü üzerinden gözler önüne seriyor. Beş asırlık bir serüvenin ardından yaşanan yıkımlar ve yeni kimlik inşasının gerilimleri ve nüfuz çekişmeleri bağlamında anlatılıyor. Bosna’ya böyle bakmak sadece tarihe daha yakından şahitlik etmek değil, bir kurtarma, bir felaket ya da veda anında bir dostun yanında olmaktır.

Dijital Dünya, Çocuk ve Medyatik Hafıza

Prof. Şentürk’ün söylediği büyük tehlike çok küçük yaşlardan itibaren cep telefonu, televizyon ve sosyal medya gibi mecralarda korku ve şiddet barındıran çocuk anlatıları, sinema, animasyonlar, televizyon, oyunlar ve dijital kültürle karşı karşıya kalan çocukların hafızalarının yanı sıra gerçeklik algılarının, kimliklerinin ve toplumsal aidiyetlerinin olumsuz olarak etkilenmesidir. Prof. Şentürk, medyanın sunduğu kurgulanmış dünyaların, çocuğun içinde yetiştiği aile ve toplumun müşterek hafızası, gelenekleri ve değerleriyle kurduğu bağı zayıflatarak çocukların gerçeklik algısında, kimliklerinin ve psikolojilerinin gelişmesinde giderek daha belirleyici hale geldiğini üzerinde duruyor.

ismailgulec.net