Kellik kut mudur, kusur mudur?
Havaalanında başına saç ektirmiş, bandana ile ortalıkta dolaşan birçok adam görünce aklıma kel, kör ve abraşın hikâyesinin anlatıldığı hadis-i şerif geldi. Hz. Peygamber’in anlattığı hikâyeyi özetliyorum:
İsrâiloğulları arasında biri ala tenli (abraş, bir nevi deri hastalığı), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek önce abraşa geldi:
- Ey ala tenli! En çok istediğin şey nedir?
- Güzel bir ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi.
Melek eliyle sıvazladı ve hastalığı gitti, teni normal oldu. Melek bu defa:
- En çok sahip olmak istediğin mal nedir?
- Deve. Ona on aylık gebe bir deve verildi ve melek “Allah sana bu deveyi bereketli kılsın” diye dua edip ayrıldı.
Ölüler Ölmemiştir
Süheyl Ünver, Yahya Kemal’in Dünyası isimli eserinde şairin “Biz 18 milyon Türk değiliz. Malazgirt’ten beri ölülerimizle birlikte belki 200 milyondan fazla, belki de daha fazlayız. Biz ölülerimizle birlikte yaşıyoruz. Ölüler ölmemişlerdir.” sözünü nakleder. Büyük şairin bu sözle tam olarak neyi kastettiğini bilmiyorum ama bayramda gördüğüm bir manzara üzerinden size ne anladığımı söyleyebilirim.
Bizde mezar ziyaretinin kökeni en eski Türklere kadar uzanır. Türkler Müslüman olmadan önce de atalarının ruhlarının yaşadığına inanırdı. Özellikle bey veya ona eş değer biri öldüğünde kurgan adını verdiğimiz mezarının bulunduğu alan kutsal kabul edilir, ölenin ruhunun orada bulunduğuna inanıldığı için onu incitmemek için saygıyla ziyaret edilirdi. Eşyaları ile birlikte gömülmesinin nedeni olarak da öldükten sonra ihtiyacının olacağına inanılması olduğu görüşü ileri sürülür. Mezarlığın tahrip edilmesi büyük günahlardan kabul edilir, yapanlar en ağır bir şekilde cezalandırılırdı. Her önemli olaydan önce ve sonra mezarların ziyaret edilmesi de töre idi.