Son Yazılar

Arapların gözüyle Türkler

Malum, birkaç haftadan beri Kudüs'ü konuşuyoruz ve endişe ediyoruz. İsrail'in tamamını işgal etmeden durmayacağı anlaşılan, fanatik ve yobazların baskısıyla saldırdıkları Mescid-i Aksâ'yı ve Müslümanları savunmak için elimizden şimdilik üzülmek ve tepki göstermekten başka bir şey gelmiyor.

Bu tepkiyi abartılı bulan ve nedense bu gibi durumlarda sayıları az da olsa ortalığı karıştırmayı vazife addeden birileri, Arapların, Türklere ihanet ettiğini söyleyerek İsrail'i haklı buluyor ve sadece Arapların bunu hak ettiğini dile getirmedikleri kaldı.

Tarih, öyle bir köhne dükkandır ki istedikten sonra her şeyi bulursunuz ve işinize geldiği gibi de kullanırsınız. Maalesef günümüzde, sosyal medyanın mahvedici özelliğini bilenler, bir fotoğraf veya bir cümleyi istismar ederek amaçlarına hizmet etmediğini düşündükleri kişilerin hayatını kararttıkları gibi tarihi de arzu ettikleri şekilde verebiliyor.

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Yazılarım

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ Yazıları

Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır

Son günlerde en sık tekrar edilen cümlelerden biri “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.” oldu.

Hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu cümle sıkça gözüme ilişince yıllar önce muhatabı olduğum bir soru geldi aklıma. Fî tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Ama ben bu söz ile ne kastedildiğini bir hikaye ile izah etmeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek.

Yolun kenarına diken eken adam

Mesnevi’de geçen güzel hikayelerden biri de yolun kenarına diken eken adamın hallerinin anlatıldığı hikaye. 2. ciltte yer alan bu hikayede bir adam evinin yola bakan tarafına insanları rahatsız etmesi için dikenler diker. Yoldan geçenler rahatsız olurlar ve valiye şikayet ederler. Vali adamı uyarır ama adam bugün yarın derken bir türlü dikenleri sökmek istemez. Sonunda dikenler büyür ve adam dikenleri sökecek mecali bulamayacak kadar yaşlanır.

Bu hikaye de Mesnevi’nin ibret dolu hikayelerinden biri. Hikayemizin iki kahramanı var. Biri yolun kenarına diken eken adam.

Mesnevî ve Hz. Mevlânâ yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hikemî Yazıları

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Kadir gecesinde tertip edilen bir Mukabele-i Şerif

Ruşen Eşref Ünaydın'ın, Mütâreke yıllarında kaleme aldığı ve kendine "İstanbul seyyahı" ve "çeşmeler kâşifi" unvanlarını kazandıran yazılarından oluşan zevkle okuduğum bir kitabı var. Bu kitapta, İstanbul'da zamanla teşekkül eden ve hayatı zenginleştirilen örf ve âdetleri ve mimarî eserleri anlatır. Morallerin dibe vurduğu bir dönemde yazılan makaleler, halka ümit ve moral vermenin yanı sıra ne kadar büyük bir millet olduğumuzu hatırlatır ve makus talihin değişeceğine ve güzel günlerin geleceğine dair inançları tazeler.

Ruşen Eşref'in, kitabında anlattığı şeylerden biri de "Kadir gecesinde Mevleviler" başlığı altında, 100 yıl öncesinin İstanbul'unun bir köşesinde, Yenikapı Mevlevihânesi'nde ihyâ edilen Kadir gecesidir. Ruşen Eşref'in, belîğ ve selîs ifadeleriyle olan metnini okuyunca bana hak vereceksiniz.

Hikemî yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Bektaşilik ve Alevilik Üzerine Yazıları

Kızılbaş sûfîliği ne demek ola?

Bir önceki yazıdan sonra birkaç arkadaş ve okuyucunun, "Kızılbaş sûfîliği de nedir?" sorusuna muhatap olunca cevap vermek üzerime vâcib oldu.

Alevilikle ilgili tartışmalardan biri de Alevîğin ne olduğu meselesidir. Alevilik, bir tarikat mi, cemaat mi, din mi, mezhep midir? Yoksa bunlardan daha farklı bir inanç sistemi mi? Bu konuyu uzun zamandan beri düşünür, ancak Aleviliği nasıl tanımlayacağımı bilemezdim. Cevap verememenin nedeni ise günümüz Alevileri ile Alevi kaynakları arasında bir türlü kuramadığım ilgi idi. Rıza Yıldırım'ın her türlü takdiri hak eden son çalışması Menâkıb-ı Evliyâ'yı okuduktan sonra zihnimde taşıdığım bu sorunun cevabını da öğrenmiş oldum. Rıza Yıldırım'ın da ısrarla üzerinde durduğu ve en azından benim ilk defa duyduğum "Kızılbaş Sûfîliği" isimlendirmesi ile Alevîliğin bir tarikat olduğunu öğrendim.

Yıldırım'a göre, Kızılbaş sûfîliği, Safevî devletinin kurucu tarikatı Erdebiliyye ile Türkmen dindarlığının kaynaşması sonucu ortaya çıkan oluşum.

Hoş geldin Alman Aleviliği, hoşça kal Kızılbaş sûfîliği

Geçtiğimiz günlerde, gazetelerde Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti hükümetinin, 10 Aralık'tan itibaren Aleviliği bir din olarak tanımaya başladığına, karşılıklı hak ve yükümlülükler belirlendiği "staatsvetrag" denilen bir devlet antlaşması yapıldığına dair haberler çıktı. İslâm din olarak kabul edilmeyip camilerin dernek konumunda görüldüğü Almanya'da cemevleri bu antlaşmaya göre ibadethane kabul edilecek.

Ülkemizde de cemevleri üzerinden başlayan tartışmalarda, Alevileri farklı inanca mensup kabul edip İslâm dairesinden çıkarmak isteyenlerin sesini işitiyorduk. Avrupa'dan gelen bu haberlerden sonra, böyle düşünenlerin şimdilik cılız ve ürkek sesle dile getirilen taleplerini çok uzun olmayan bir gelecekte, daha sık ve daha yüksek sesle işiteceğimizi görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Bektaşilik ve Alevilik yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dini Hayatımıza Dair Yazılar

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Ramazan âdetleri değişmez mi?

Ben "Nerede eski Ramazan'lar" diyenlerden değilim. Eskidendi, adı üzerinde. Her senenin Ramazan'ın ayrı ayrı değerli olduğunu düşünürüm. Kültür değiştikçe, malûm, âdetler de değişiyor. Ama bu, eski Ramazan'ları merak etmemize ve bugüne taşınacak olanları aramamıza da mâni değil. Bilebildiğim ve bulabildiğim kadarı ile eski ramazan âdetlerini yazayım. Hangisinin bugün olacağına, hangisinin olmayacağına siz karar verin.

Sarayda olanlar

Huzur dersleri: 1759'dan, 1924'te hilâfetin kaldırılmasına kadar, sadece Ramazan ayında padişahın huzurunda, devrin meşhur âlimleri tarafından verilen tefsir dersleri.

Hırka-ı Saadet alayı: Saray'da Mukaddes Emânetler Dairesi'nde muhafaza edilen Hırka-ı Saadet'in sultan ve Hırka-ı Şerif Camii'nde saklanılan Hırka-ı Şerif'in halk tarafından ziyaret edilmesi.

Dini hayatımıza dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Hz. Peygamber’e Dair Yazılar

Hiç bu açıdan düşünmemiştim!

Siyer kitaplarını okumayı çok severim. Basılan her kitabı okudum demek çok iddialı olabilir ama ulaşabildiğim kadarı ile, büyük bir kısmını okuduğumu söyleyebilirim. Yayımlanan her kitabı görür görmez alır, okumak için can atarım. Büyük bir merak ve ilgi ile de okurum, daha öncekilerden farkını anlamaya çalışırım. Diğer siyer kitaplarında bulamadığım ve göremediğim şeyleri görünce de mutlu olurum.

Gerek Müslüman olsun, gerekse gayrımüslim olsun, yabancıların yazdığı kitaplar bizimkilerin yazdıklarından daha farklı olur. En büyük fark nedir diye soracak olursanız bizimkilerin Hz. Peygamber'in yanında, onun adamlarından biri imiş gibi yazması, diğerlerinin belirli bir mesafeden bakabilmeleridir, derim. Bu mesafe, onların biraz daha soğukkanlı olmasını ve meseleye daha dışarıdan bakmasını sağlıyor. Belki anlamak için buna ihtiyaç var ama o kitaplar bizimkilerin yazdığı gibi duygu ve heyecan veremiyor. Bir diğer farklı bulduğum husus, yazarların merak ve ilgilerinin farklı oluşu. Ne demek istediğimi bir kitap ve o kitapta anlatılan bir bölüm üzerinden izah etmeye çalışayım.

Bir babadan oğluna salâvât ihtârı

Geçtiğimiz günlerde, Zeytinburnu Belediyesi himâyesinde, Kazlıçeşme Kültür ve Sanat Merkezi'nde, İbrahim Müteferrika'dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin en önemli ismi Ebüzziya Tevfik Bey'in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı "Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi" sergisi, Ömer Faruk Şerifoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Halen devam eden sergide aileye ait, çoğu ilk kez gün ışığına çıkan önemli belgeler sergileniyor. Sergi ile birlikte, yine Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı, sergide sergilenen aileye dair belgelerin ve yazıların yer aldığı bir de kitap yayımlandı.

Mektupla uzaktan eğitim

Kitapta şüphesiz çok dikkat çekici belgeler var ama benim içlerinde dikkatimi en çok, Ebuzziya Tevfik'in, Konya'ya sürgüne gönderildiğinde, okula gitmesine izin verilmeyen en küçük oğlu Velid Ebuzziya'ya yazdığı mektuplar çekti.

Hz. Peygamber’e Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kültür Yazıları

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Kültür yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Tarih ve Geleneğe Dair Yazılar

Arapların gözüyle Türkler

Malum, birkaç haftadan beri Kudüs'ü konuşuyoruz ve endişe ediyoruz. İsrail'in tamamını işgal etmeden durmayacağı anlaşılan, fanatik ve yobazların baskısıyla saldırdıkları Mescid-i Aksâ'yı ve Müslümanları savunmak için elimizden şimdilik üzülmek ve tepki göstermekten başka bir şey gelmiyor.

Bu tepkiyi abartılı bulan ve nedense bu gibi durumlarda sayıları az da olsa ortalığı karıştırmayı vazife addeden birileri, Arapların, Türklere ihanet ettiğini söyleyerek İsrail'i haklı buluyor ve sadece Arapların bunu hak ettiğini dile getirmedikleri kaldı.

Tarih, öyle bir köhne dükkandır ki istedikten sonra her şeyi bulursunuz ve işinize geldiği gibi de kullanırsınız. Maalesef günümüzde, sosyal medyanın mahvedici özelliğini bilenler, bir fotoğraf veya bir cümleyi istismar ederek amaçlarına hizmet etmediğini düşündükleri kişilerin hayatını kararttıkları gibi tarihi de arzu ettikleri şekilde verebiliyor.

Bayram namazını beklemeyi şenlendirmek

Son senelerde unuttuğumuz veya unutturulan birçok âdetimizi yeniden hatırlamaya ve mümkün olanları da tatbîk etmeye başlar olduk. Ama hâlâ bildiğimiz halde henüz hayata geçiremediğimiz âdetlerimiz var. Bunlardan biri de bayram salâsı.

Bayram namazlarını bir şölene dönüştüren, ibâdet ile estetiği, inanç ile sevgiyi bir arada sunmayı vazife addeden ve ibâdetleri bile hayatı güzelleştirmek için fırsat bilen ecdâdımızın çok değerli uygulamalarından biri olan bayram salâsı, insanın fıtratında olan güzele meylinin ve ilgisinin, bir düzen ve tertip içinde tanzîm edilmesinden başka bir şey değil.

Bayram namazı salâsı nedir?

Cami mûsikîsi formunda bestelediği eserlerle şöhret bulan büyük bestekârlarımızdan Hatîb Zâkirî Hasan Efendi'nin (ö. 1623) bestelediği üç salâ vardır. Hüseynî cenaze salâsı, dilkeş-hâverân sabah salâsı ve bayâtî bayram ve Cuma salâsı.

Tarih ve geleneğe dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Şehir ve Medeniyet Yazıları

Ramazan, sıradan bir ay değildir

Çok şükür, "Allah'ım bizi Ramazan'a kavuştur" diye ettiğimiz dualar kabul edildi ve her ne kadar coşku ile kutlayamayacaksak da Ramazan'a eriştik. Üftâde Hazretlerinin ifâdesiyle;

Âşıklara eydin salâ, oruç ayı geldi yine

Bâkî ile Nev’î arasında geçen bir tartışma

Şairler arasındaki tartışmaları takip etmek zevkli olur ve öteden beri okumayı birbirlerine yazdıkları şiirleri okumayı severim. Birini sizinle paylaşayım, bakalım bana hak verecek misiniz?

16. asrın önde gelen üç şairinden birinin, belki de birincisinin, Bâkî olduğu konusunda edebiyat tarihçileri hemfikirdir. -gerçi Hayâlî Bey için daha büyük şairdir diyenler de vardır- Bâkî'nin sınıf arkadaşları, kendi gibi ileride meşhur olacak Nev'î, Üsküplü Vâlihî, Edirneli Mecdî, Hoca Sâdeddin, Karamanlı Muhyiddin gibi âlim ve şairlerdir.

Mülâzımlar arası rekâbet

Bâkî'nin yaşadığı çağda, medresede mezunlarının mülâzemet adı verilen müderris ve kadı olmak için sıra bekleme düzeni vardı. Medrese sayısının artması ile mezun sayısı da çoğalınca birikmeler olur.

Şehir ve Medeniyet yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Topluma Dair Yazıları

Arapların gözüyle Türkler

Malum, birkaç haftadan beri Kudüs'ü konuşuyoruz ve endişe ediyoruz. İsrail'in tamamını işgal etmeden durmayacağı anlaşılan, fanatik ve yobazların baskısıyla saldırdıkları Mescid-i Aksâ'yı ve Müslümanları savunmak için elimizden şimdilik üzülmek ve tepki göstermekten başka bir şey gelmiyor.

Bu tepkiyi abartılı bulan ve nedense bu gibi durumlarda sayıları az da olsa ortalığı karıştırmayı vazife addeden birileri, Arapların, Türklere ihanet ettiğini söyleyerek İsrail'i haklı buluyor ve sadece Arapların bunu hak ettiğini dile getirmedikleri kaldı.

Tarih, öyle bir köhne dükkandır ki istedikten sonra her şeyi bulursunuz ve işinize geldiği gibi de kullanırsınız. Maalesef günümüzde, sosyal medyanın mahvedici özelliğini bilenler, bir fotoğraf veya bir cümleyi istismar ederek amaçlarına hizmet etmediğini düşündükleri kişilerin hayatını kararttıkları gibi tarihi de arzu ettikleri şekilde verebiliyor.

Ramazan âdetleri değişmez mi?

Ben "Nerede eski Ramazan'lar" diyenlerden değilim. Eskidendi, adı üzerinde. Her senenin Ramazan'ın ayrı ayrı değerli olduğunu düşünürüm. Kültür değiştikçe, malûm, âdetler de değişiyor. Ama bu, eski Ramazan'ları merak etmemize ve bugüne taşınacak olanları aramamıza da mâni değil. Bilebildiğim ve bulabildiğim kadarı ile eski ramazan âdetlerini yazayım. Hangisinin bugün olacağına, hangisinin olmayacağına siz karar verin.

Sarayda olanlar

Huzur dersleri: 1759'dan, 1924'te hilâfetin kaldırılmasına kadar, sadece Ramazan ayında padişahın huzurunda, devrin meşhur âlimleri tarafından verilen tefsir dersleri.

Hırka-ı Saadet alayı: Saray'da Mukaddes Emânetler Dairesi'nde muhafaza edilen Hırka-ı Saadet'in sultan ve Hırka-ı Şerif Camii'nde saklanılan Hırka-ı Şerif'in halk tarafından ziyaret edilmesi.

Topluma Dair yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yönetim Yazıları

Başkan adayları için hikayeler

Malum mahalli yöneticilerimizi belirleyeceğimiz seçimlere kısa bir süre kaldı. Adaylar hummalı bir çalışma içinde, seçilmek için gayret ediyorlar. Peki hiç beş yıl boyunca yaşadığımız kasabayı yönetecek belediye başkanının nasıl olması gerektiğini düşündünüz mü?

Eskiler düşünmüşler ve düşündüklerini de kitaplaştırmışlar. Siyasetname türü böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Bir ülkeyi, bir şehri, bir beldeyi yönetmeye talip olanları uyaran kitaplar yazmışlar ve adına da siyasetname demişler.

Ulemanın siyasetle imtihanı

Şu virüs olayının gösterdiği ve hatırlattığı güzel işlerden biri de ilmin ve uzmanlığın yeniden itibar görmesi oldu. Konunun uzmanlarından oluşan Bilim Kurulu’nun aldığı kararların hükümet tarafından dikkate alınması ve uygulanması bence bilim-siyaset ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren güzel bir örnek.

Tam olarak benzer mi bilmem ama bilim adamı-siyasetçi ilişkisine örnek olması bakımından aklıma gelen bir başka anekdotu paylaşayım.

Fetvayı gerektiren hallerde sultan bize sormalı

Melikşah döneminde geçer olay. Melikşah hilalin görünmesi üzerine bayram gününü ilan eder. Fakat devrin büyük alimlerinden Cüveynî ertesi gün de oruç tutulmasına karar verince Melikşah Cüveynî’yi sarayına davet eder ve kendisine neden böyle davrandığını sorar. Verdiği cevap aslında sultan ile ulema arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini çok güzel anlatır:

  • Sultana ait işlerde ferman sultanımızındır. Fakat fetvayı gerektiren hallerde sultanımızın bize sorması gerekir. Ferman sultanımızın, fetva bizimdir.

Devamını okumak için tıklayınız.

Yönetime dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Eğitim Yazıları

Rektörlüğün kısa tarihçesi

Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atanması birkaç günden beri tartışılıyor. Tartışmaların siyasi tarafına ve kimi gruplar tarafından yönlendirilmesi konusuna girmeden, üniversite tarihi içinde rektörlerin atanma biçimlerini anlatmaya çalışayım.

Dünyada üniversite adını kullanan ilk eğitim kurumu, Bologna Üniversitesi'dir. 1088'de kurulan bu üniversiteyi, 1200'de kurulduğu kabul edilen Paris Üniversitesi takip eder. Daha sonra Avrupa'da başlıca merkezlerde üniversiteler kurulur. Üniversitelerin bugünkü halini alması ise sekiz asrı bulacaktır. Tarihçiler, bu sekiz asrı dört evreye ayırır. Biz de bu dört evrede rektörlük makamının gelişimini aktarmaya çalışalım.

Modern erken dönemde üniversiteler

İlk kurulan Bologna ve Paris Üniversitesinde iki farklı yapı vardı. O vakitler, öğrenciler ve öğretmenler, rektörünü birlikte seçerdi.

Bir üniversiteye kötülük nasıl yapılır?

Ülkemizde en sık konuşulan konulardan biri, kadro ilanlarında aranan şartlardır. Daha önce bu konuda bir yazı yazmış ve üniversitelerde özellikle öğretim üyesi kadroların çoğunlukla kişiye özel olarak çıkarıldığını, bunun biraz zarûret ve özlük hakları ile ilgili olduğundan bahsetmiştim. Hele şimdi norm kadro uygulaması da gelince ilanlar daha da özel şartlarda çıkmaya başladı.

Doktorasını bitiren her araştırma görevlisi, bir an önce Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanmak ister. Dr. Öğretim Üyesi doçent olduğunu öğrendiği gün kadro talebinde bulunur. Beş yıllık doçentler, zamanının dolmasına daha aylar varken profesörlük kadrosuna başvururlar. Üniversiteler de kadroları el verdiğince bu taleplere, kendilerine yakın olanlardan başlayarak cevap vermeye çalışırlar. Özellikle büyük üniversitelerde kadro bulmak daha ciddi sorun olur. Yöneticiler, sevmediklerine, kişisel nedenlerden dolayı kızdıklarına kadro vermeyenler de olur. Bunlar YÖK kurulduğundan beri yaşanan sıradan durumlardır. Ancak önünde sonunda tekkeyi bekleyen çorbayı içer, herkes geç de olsa bir kadro bulur. Dr. Öğretim Üyesi kadrosuna atanamadan doçent kadrosuna atanan araştırma görevlileri olduğu gibi, doçent kadrosuna atanamadan profesör kadrosuna atananlar da olur.

Eğitim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Yükseköğretim Yazıları

Keşke bu kadar kolay olsa idi

Bugün, herhangi bir ciddi araştırmacıya veya doktora öğrencisine "Türkiye'nin en iyi üç kütüphanesi hangisidir?" diye sorulsa sıralanacak üç kütüphaneden biri, belki de birincisi, TDV'na bağlı İSAM Kütüphanesi olur. Bu kütüphanenin Türkiye'nin en iyi üç kütüphanesi olmasında büyük payı olan muhterem hocam İsmail Erünsal (Prof. Dr.), son yıllarda ülkemizdeki üniversite kütüphanelerinin durumunu gördükçe üzülüyor ve bir üniversite kütüphanesinin nasıl olması gerektiğine dair fikirlerini her ortamda bıkmadan usanmadan dile getiriyor. Özellikle son eseri Yirmi İki Mürekkep Damlası'nda, "Kütüphane denen meçhul" başlıklı bölümde ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde konuyu özetliyor. Ama anlaşıldığı kadarı ile hocamın sesi kimi üniversite kampüslerinin kapısından içeri girip ilgililerin kulaklarına bir türlü ulaşamıyor.

Hocamın ısrarla üzerinde durduğu ve anlatmaya çalıştığı husus, Batı, bilgi çağını yaşarken bizim hâlâ tarım toplumları gibi hareket ediyor oluşumuz ve bunun neticesi gereksiz iş, zaman ve para kaybı.

Üniversite kütüphaneleri

Malum, içinde bulunduğumuz hafta, 57. Kütüphane Haftası olarak kutlanıyor. Ülkemizin, özellikle üniversitelerin temel meselelerinden biri olarak kütüphaneler, her ne kadar geleneksel, görsel ve sosyal medyada gündeme giremese de sorun olarak hâlâ ilk sıralarda yer alıyor.

Üniversitenin temelde dört görevinden bahsedilir. Bunlardan biri bilgi üretmek, diğeri de üretilen bilgilerin gelecek nesillere aktarılması için muhafaza etmektir. Geleneksel toplumlarda, bilginin muhafazası kütüphanelerle sağlanırken özellikle bilişim teknolojilerindeki gelişmeler ve üretilen bilginin artması ile birlikte kütüphanelerin işlevi ve bilgiyi muhafazasında birtakım değişiklikleri gerektirdi.

Bu değişim, kütüphanelerin bir sorununu çözerken yeni sorunları da beraberinde getirdi. Bilgi saklama alanları, fiziki ortamlardan sanal ortamlara taşındı.

Yükseköğretim yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Dile Dair Yazılar

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Mâni sadece eğlendirmez, öğretir de

Ramazan ayındayız. Ramazan'la ilgili her şeyi konuşuyoruz, yazıyoruz. İbâdet hayatının yanı sıra günlük hayattaki değişiklikler, eğlenceler, bekçi fasılları, davulcu mânileri, meddah ve Karagöz oyunları, zengin iftar sofraları, Bektâşî fıkraları, Ramazan'ı konu edinen şiirler ve öykülerin yanı sıra halk arasında söylenilen Ramazan mânileri de var.

Ramazan mânilerini sadece bir eğlence aracı olarak görürsek, yanılırız. Mâniler, halkın din ve ahlâk eğitiminin bir parçasıdır. Aynı zamanda, tarih bilgisinin de kaynağıdır. Henüz küçük bir çocuk iken çocukta Allah ve peygamber sevgisinin, ibâdetlerin, güzel ahlâkın öğretilmesinde ve gönüllere yerleşmesinde mühim bir vazîfe îfâ ederler.

İbâdet ve ahlâk eğitimi, sadece mânilerle olmuyor elbette. Eğitimin parçası, ilk eşiği. Dine ait duyguların çocukların gönlüne işlenildiği bu ilk evrede, tam olarak anlamını bilmediği birtakım kavramlar, zihne mâniler yoluyla işlenir.

Dile dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Edebiyata Dair Yazılar

Din, masallarla da öğretibiliyormuş!

Öteden beri merak edip önce kendime sonra çevreme sorduğum ve cevabını aradığım bir soru vardı. Bu millet, dinini ve o dinin peygamberinin ahlâkını nasıl öğrendi ve özümsedi, hayatının içine soktu? "Anadolu irfanı" olarak tesmiye edilen bu irfan, nasıl teşekkül etti?

Anadolu irfanı denilince akla önce Yunus Emre, Hâce Bektâşî Velî, Hacı Bayram, Âhî Evren geliyor ama kastım bu değil. Bu büyük isimlerin de bir parçası olduğu aziz milletimizin temellük ettiği, kaynağı din olan ancak ilk bakışta dinî herhangi bir simge görünmeyen erdemli davranışları kastediyorum.

Sorduğum soru, beni önce kıraat meclislerine götürdü. Bu meclislerde okunan kitapların şüphesiz katkısı vardı ama sorumun cevabı hâlâ eksikti.

Mâni sadece eğlendirmez, öğretir de

Ramazan ayındayız. Ramazan'la ilgili her şeyi konuşuyoruz, yazıyoruz. İbâdet hayatının yanı sıra günlük hayattaki değişiklikler, eğlenceler, bekçi fasılları, davulcu mânileri, meddah ve Karagöz oyunları, zengin iftar sofraları, Bektâşî fıkraları, Ramazan'ı konu edinen şiirler ve öykülerin yanı sıra halk arasında söylenilen Ramazan mânileri de var.

Ramazan mânilerini sadece bir eğlence aracı olarak görürsek, yanılırız. Mâniler, halkın din ve ahlâk eğitiminin bir parçasıdır. Aynı zamanda, tarih bilgisinin de kaynağıdır. Henüz küçük bir çocuk iken çocukta Allah ve peygamber sevgisinin, ibâdetlerin, güzel ahlâkın öğretilmesinde ve gönüllere yerleşmesinde mühim bir vazîfe îfâ ederler.

İbâdet ve ahlâk eğitimi, sadece mânilerle olmuyor elbette. Eğitimin parçası, ilk eşiği. Dine ait duyguların çocukların gönlüne işlenildiği bu ilk evrede, tam olarak anlamını bilmediği birtakım kavramlar, zihne mâniler yoluyla işlenir.

Edebiyata dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kitap Yazıları

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İnsanın en yakın dostu olarak kediler

Fatih Altuğ'un hazırladığı Geçmiş Zaman Kedileri Türk Edebiyatından Kedi Metinleri (1970-1950) isimli kitabı bize kedilerin hayatımızda önemli bir yer işgal ettiklerini hatırlattı. Ahmet Haşim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Mithat, Fatma Münire, Osman Cemal Kaygılı, Ziya Osman Saba'ya ait 23 hikâyeden oluşan kitabı okuyunca kedilerin de pekâlâ bir hikâyenin kahramanı olabileceğine ikna oluyoruz. Kedilerin, hayatın tam merkezinde ve kimileri için vazgeçilmez dostlar olduğunu anlatıyor hikâyeler. Ama okurken kediler kadar dikkatimi çeken şey, dönemin Türkçesinin berraklığı ve akıcılığı oldu. Hüseyin Rahmi'nin âdeta bir fotoğraf karesi resmeder gibi anlattığı sıradan insanların sıradan hallerini okurken yüzyıl öncesinin İstanbul'una gitmek doğrusu pek zevkli idi.

1950'ye kadar yazılan hikâyelerin toplandığı kitabın muhtemelen ikincisi de gelecek. Turgut Etingü, Mesut Cemil'in kediler için otuz sekiz makale yazdığını söyler. Kim bilir bunun gibi daha nice içinde kedi geçen hikâyeler yazılmıştır.

Kitaplara dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Kişilere Dair Yazılar

Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy

Malûmunuz, içinde bulunduğumuz sene, yani 2021 yılı, Cumhurbaşkanımızın, İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100. yılı olması münasebeti yayımladığı bir genelgeyle "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı Yılı" olarak kutlanıyor.

Bu yıl vesilesi ile Mehmet Âkif'i anlatan çok sayıda yeni kitap ile tanıştık, tanışmaya devam ediyoruz. Bunlar arasında özellikle birini diğerlerinden çok farklı buldum: Ahmet Güner Sayar hocamızın telif ettiği Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy isimli kitap.

Ahmet Güner Sayar'ın kitaplarının iki önemli özelliği olduğunu düşünürüm. İlki, ciddi bir ilim adamı titizliği ve dikkatinin hemen göze çarpması. Diğeri de ilmî kitaplarda görmeye pek alışık olmadığımız, hikâye veya roman gibi metni okunabilir kılan akıcı ve güzel Türkçe.

İlmi dimağında meknûn bir âlim Mehmet Genç Hoca

Birkaç gün önce sosyal medyada, Mehmet Genç ile Erol Özvar'ın Osmanlı Ekonomisi Üzerine Konuşmalar isimli kitaplarının çıktığını görmüş ve almak için sipariş sepetine eklemiştim. Hayfa ki kitap elime ulaşmadan ve okuyamadan, dün akşam (18 Mart 2021) aldığımız bir haberle Hoca'mızı kaybettiğimizi öğrendim. Şeref Hanım'ın veciz şekilde ifâde buyurduğu gibi;

Çâre yok bir vechile geldikde vakt ü sâati
Câm-ı mevti nûş eder pîr ü civân bây u gedâ

Mehmet Genç Hoca'mız da mevt kadehinden nûş etmişti.

Özel sohbetlerinde az da olsa bulunma lütfuna eriştiğim, "Bir âlim var mı?" sorusu karşısında akla gelecek ilk isimlerden biri olan Mehmet Genç Hoca'nın akademik çalışmalarını takdir etme cür'etinde bulunacak değilim. Çünkü bunu yapmaktan âciz olduğumu biliyorum.

Kişilere Dair yazıların tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Gezi Yazıları

Taraklı Sarıkız ve Kızlar Türbeleri

Sakarya’nın merkeze en uzak ilçelerinden biri olan Taraklı şehrin güneybatısında ve 65 kilometre uzaklıkta şirin ve tarihi bir kasabadır.
Tarihi İpekyolu üzerinde bulunan Taraklı, Ertuğrul Gazi zamanında Osman Bey’in silah arkadaşlarından Samsa Çavuş tarafından Bizanslıların elinden alınması Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan öncesine gidiyor, bir rivayete göre 1289, bir diğerine göre 1293.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde halkın şimşir tarak ve kaşık yapmasından dolayı Yenice Tarakçı olarak geçen kasabanın adı zamanla Taraklı’ya dönüşür.

Güney Makedonya Camileri

Geçen yazımızda Teselya bölgesindeki camiler hakkında bilgi vermiştik. Bu sefer biraz daha yukarı çıkıp aralarında Selanik’in de bulunduğu Güney Makedonya bölgesinde gördüğüm camiler hakkında bilgi vereyim. Bilgi vermeden Heath Lowry’nin kitabını özellikle zikretmeliyim. Sadece camilerin değil diğer mimari eserlerin durumu hakkında bilgi veren bu eser her türlü övgüyü hak ediyor.

Güney Makedonya

Geçtiğimiz sene Avrupa gündemini meşgul eden konulardan biri de Makedonya meselesi idi. Yunanistan en başından beri kendi sınırları içinde Makedonya diye bir yer bulunduğu ve bölgenin Antik Yunan tarihinin ve kültürünün bir parçası olduğu ve Makedonların Yunan olduklarını gerekçesiyle karşı çıkmıştı.

Gezi yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Sinema Yazıları

Karınca yuvasına dönmeli

Geçen sene vizyona çıkan ve yapılması için 30 yıl beklenen Nazif Tunç’un Karınca isimli filmini nihayet seyredebildim. Vesile olan Karantina Sohbetleri-Zoomiler grubuna teşekkür ederim. Şimdi bir bu grup eksikti, bunlar da nereden çıktı gibi sorular aklınıza gelebilir. Korkmayın, endişelenmeyin, bunlar öyle ilk akla gelen gruplardan değil. Kimseye zararları olmayan bir grup. Daha sonra ne olduklarını ve ne yaptıklarını anlatırım.

Nazif Tunç, kendi ifadesiyle Türk sinemasının Yücel Çakmaklı ile girdiği ‘manevi gerçekçilik’ vadisinde sağına soluna bakmadan, herhangi bir ekonomik kaygı gütmeden Türk milletinin tarihsel gelişimine ve inanç geleneğine uygun filmler yapmayı amaç edinen bir yapımcı-yönetmen.

İbn Sina da kim oluyor?

Evde ne yapacağımızı düşündüğümüz ve vakit geçirecek meşgaleler aradığımız bu günlerde, her akşam doktorları dinlemenin vermiş olduğu dikkatten olsa gerek İbn Sina’nın hayatının anlatıldığı söylenen The Physician isimli filmi seyrettim.

1999’da yayınlanan aynı isimli kitaptan uyarlanarak 2013 yılında vizyona giren film belli ki bir filmden çok daha fazlası için çekilmiş. Batı medeniyetin ve bilim beşiği, doğu ise barbarlığın ve yobazlığın. İşid ile mücadele edildiği iddiasının gündemde olduğu ve kamuoyunun desteğinin arandığı bir dönemde çekilmesi aslında filmin neden çekildiğini gösteriyor. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Sinema yazılarının tümünü görmek için burayı tıklayınız...

Söyleşiler

Baba bu kitabı niye yazdın?

Şemseddin Sivasi'nin Nutk-ı Şerifi

Tasavvufi Halk Edebiyatı - Yunus Emre

ismailgulec.net