İyi, doğru ve güzel düşünmek sıradan eylem değildir

İbrahim Kalın, geçtiğimiz günlerde, müsebbibi olmadığı gereksiz bir tartışma ile kamuoyunda yer aldı. Tartışmaya girmeden ve uzatmadan, kendine yakışan bir üslûp ve vakar içinde, sözünü bilgece söyledi ve çekildi.

Oysa İbrahim Kalın, gözümüz gibi sakınmamız gereken değerlerimizden. Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi önemli bir görevi üstlenen Kalın, dünyanın en zor coğrafyasında bulunan ve dört bir yanı sorunlu ülkelerle çevrili ülkemizin en çok çalışan bürokratlarından biri. Bir başka ülkenin bir sene boyunca karşılaştığı sorunların daha büyükleri ile bir hafta içinde karşılaşan güzel ülkemiz için canla başla çalışan bir devlet görevlisi. Üstlendiği ağır sorumluluğun stresini ve yoğun çalışmanın yorgunluğunu, fırsat buldukça sesi ve sazı ile atıyor.

Bürokrat, diplomat ve sanatçı kişiliğinin yanında akademisyen kimliğini de muhafaza eden İbrahim Kalın, ne ara ve nasıl yazdığını bilemediğimiz kitapları ile de bizi, kendine hayran bırakıyor.

İbrahim Kalın, büyük bir iddia sahibi. İddiası, Batı karşısında yeni şeyler söylemeye çalışması, ayakta durması ve göz hizasında konuşması. Onda bir eziklikle karışık hayranlık göremezsiniz. Hem Batı'yı, hem de Doğu'yu günümüz ve geçmişi ile biliyor olması ise onun en büyük artısı. Bizde örnekleri pek görülmeyecek şekilde hem tarih, hem de felsefe alanlarında uzmanlaşması, söylediklerini ve yazdıklarını farklılaştırıyor ve değerli yapıyor.

Kalın'ın en son kitabının adı, Açık Ufuk başlığını taşıyor. Alt başlığı ise İyi, Doğru ve Güzel Düşünmek Üzerine. Kalın, kitabında düşünmenin ne kadar çileli bir iş olduğunu bize örneklerle anlatmaya çalışıyor. Mefhumların ve kelimelerin ilk başta akla gelen anlamlarından çok daha fazlasına sahip olduğunu bize göstermeye çalışıyor. Aklın, bilginin ve hikmetin sınırlarını ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerinde durması, bize hayatı ve anlamını da düşündürtüyor. Hayatın anlamını bilmeden kendimizi bilmemiz, yani bulmamızın mümkün olmadığını anlatıyor bize. Bugün, bizim bilgi dediğimiz malumat yığınını, Kalın'ın enformatik çağın enkazı olarak tarifi, meseleyi gayet vazıh bir şekilde izah ediyor.

İbrahim Kalın, bu kitapta önemsediğim çok önemli iki şey yapıyor. Bir yandan içinde bulunduğumuz dünyanın güncel sorunlarını anlamamıza yardım ederken öte yandan geleceğe ümitle bakmamızı sağlayacak bilgiler veriyor. Bilgi ve iman olmadan bu ikisini yapmanın mümkün olmadığını ifade etmeliyim.

Kitap, "İyi nedir?", "Anlamlı bir hayat yaşayabilir miyiz?" sorularına aranılan cevaptan oluşuyor. Bu sorulara tarih boyunca mutlak ve kesin bir cevap veren olmadığı gibi İbrahim Kalın da kesin cevap vermiyor ama bizi arayışına ortak ediyor. Ona göre marifet, bu soruları sorabilmeyi akıl etmek ve daha sonra da cevabını aramaya çalışmak.

Salgın ile iyice yalnızlaşan ve bir tüketici derekesine indirgenen çağdaş bireyin yaratıcı ile başlayan sorunları ve bu sorunların sonucu ortaya çıkan inançsızlık hallerinin toplumu nereye sürükleyeceğini dert edinen Kalın, karşılaşmamız muhtemel ve mukadder sorunlara dikkatimizi çekiyor ve bizi iyi, doğru ve güzel düşünmeye davet ediyor. Çünkü düşünmeden, ne yerimizi, ne de yurdumuzu bulabiliriz.

Modernizmi, Yaratıcı'nın yerine konulmak üzere üretilen sahte ilâhların üretilmesi olarak gören Kalın, akıl, bilim, kültür, tabiat, toplum, devlet, ulus, hümanizm, Geist, spor, eğlence, haz kültürü ve bunların bilumum türevlerinin öldürdüğü Tanrı yerine ikâme edilen ve insanı aslından uzaklaştıran küçük tanrılar olarak tanımlıyor.

İbrahim Kalın, geleneğin çok önemli bir bilgi kaynağına işaret ediyor kitabında: Sohbet kültürü. Sohbet, birbirine sahip çıkan kişiler arasında olur. Biri birine sahip olmadığında ise efendilik-kölelik başlar ve bireyler, Kalın'ın ifadesiyle varoluşsal olarak fakirleşir. Sohbetten mahrum olmak ise varlığın dokusunu, kokusunu, sesini, rengini ve ahengini ortadan kaldırır. Bunlar ortadan kalktığında ise kuru bir dünya kalır ve bizi insanlıktan uzaklaştırır. Maalesef dünya zenginleştikçe insanlık fakirleşmekte. Savaşılması gereken de bu fakirlik.

Güçlü bir modernizm eleştirisi de barındıran kitapta Kalın, modenizmin çelişkilerinden birinin eşyanın tabiatını dikkate almakla ona zorla şekil vermek arasındaki uçurumun olduğunu söyler. Ona göre bu sorunu düşünmeden çağı anlamamız mümkün değil. Malumunuz, teşhis olmadan tedavi mümkün değil.

Bunlarla başa çıkmanın yolu ise yola düşmek. İntisap olmadan tefekkür olmaz. İslâm geleneğinde tefekkür, zikir, tezekkür, teemmül, itikaf, inziva gibi birden fazla kelime ile ifade edilen uygulamalar, birer basit meditasyon tekniği değildir. Yolculuğun temel şartıdır. Çünkü bizde düşünmek sıradan bir eylem değildir, varlığın anlamını kavramak için çıktığımız yolculuktur. Ve bu yolun menzili de kendimizi bilmektir. Zenginlik, bu düşünme eylemleri sonunda ulaşacağımız sadelikte. Yolculuk, yüklerden kurtulmak demek. Modernizm ise sırtımıza ha bire yük yüklüyor.

Düşünmenin önündeki engellerden biri de dildeki sadeleştirme adına yapılan kelime düşmanlığı. Sadeleştirdiğimizi sandığımız dilimizi hem anlam, hem de kelime bakımından fakirleştiriyoruz. Bu fakirlik, doğal olarak düşünce hayatımızı da etkiliyor ve etkisizleştiriyor. Fakir bir dille zengin bir düşünce dünyası kurulamaz. Kainat, boşluğu sevmez. Attığımız her kelime ile boşalttığımız anlam dağarcığı, başkalarının kavramları ve anlamları ile doluyor hemen. Bu da bizi kavramlarını ödünç aldığımız kültürün esiri yapıyor. İbrahim Kalın bize, bu esaretten kurtulmamız gerektiğini söylüyor ve bunu yapabilmenin yollarını gösteriyor.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net