Unutulan bir gelenek: Tardiye

Atalarımız, Müslüman olduktan sonra, özellikle Selçuklularla birlikte, ister başkentte ister taşrada yaşasın, ister okumuş olsun ister okumamış olsun, erkek-kadın, yaşlı-genç ayırımı yapmadan ortalama her Müslümanın bilmesi gerektiğini düşündüğü bilgileri derleyip yazdıkları muhtasar kitaplarla adeta bir hap haline getirip öğretirken cemaatle yapılan ibadetleri de belirli bir disiplin altında yapılmasını sağladı.

Uzun asırlar içinde teşekkül eden ibadet hayatına dair geleneklerimiz, içinde yaşadığımız çağın bazı inanç ve düşünce akımlarının da etkisiyle, özellikle son elli yıl içinde maalesef peyderpey unutulmaya ve terk edilmeye başlandı. Hatta bazı geleneklerimizi ve ibadet hayatımızdaki uygulamaları hocalarımız bile bilmez oldu.

Tardiye’yi de unuttuk

Tardiye de unuttuğumuz ibadet geleneklerden biri. Bir edebiyat terimi olarak tardiyeyi “mesnevi içinde farklı vezinde yazılan gazel” olarak tarif ediliyor. Müstakil bir nazım biçimi olarak ise beş mısradan oluşan ve kendine has vezin ve kafiye düzeni olan muhammeslere deniliyor. Arap şiirinde avcı şiirlerine de deniliyor ama bizde bu anlamıyla kullanılmamış. Unuttuğumuzu söylediğimiz gelenek derken dini musiki içinde bir form olarak yer alan tardiyeyi kast ediyoruz.

Yurdudur engin: Balık kanmaz suya,
Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

Balıktan başka herkes suyuna kandı; rızkı olmayanınsa günü uzadı da uzadı.

Rûze gün gün takdir olunan vazife iken genelleşerek bir günlük rızık için kullanılır olmuştur.

Bu sözlerde âşık balığa, feyzi de suya benzetilmiştir. Balığın hayatı suyun içinde geçtiği gibi âşıkın sebatı da Hakk’ın feyziyle ve yardımıyladır. Bundan toprak üzerinde olan canlıların yaşaması hava ile balığın su ile olduğu anlaşılır. Hava ile suyun arasında fark havanın Hayy isminin, suyun ise Muhyî isminin mazharı olmasıdır. Hayy’da hayat gerçekten var olup diriltme tasavvur halinde iken, Muhyî’de ise ikisi de gerçekten vardır. Hava cisimlerin dışını, su ise içini soğutur. İlim ve marifetin ruhun sıfatları olmalarının nedeni de budur.

Kur’ân’da “Bütün canlıları sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) gelir. Yani her nesnenin aslı hayat ve hayatın aslı da sudur. Şehâdet ehli balık ve suya bağlı, hicab ehli ise toprakta yaşayan ve havaya bağlıdır. Tersi olmadı. Çünkü cisimle bilgi arasında bir ilişki yoktur.

            

Başımdan Geçmeyen Hikâyeler

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Yurdudur engin: Balık kanmaz suya,
Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

Balıktan başka herkes suyuna kandı; rızkı olmayanınsa günü uzadı da uzadı.

Rûze gün gün takdir olunan vazife iken genelleşerek bir günlük rızık için kullanılır olmuştur.

Bu sözlerde âşık balığa, feyzi de suya benzetilmiştir. Balığın hayatı suyun içinde geçtiği gibi âşıkın sebatı da Hakk’ın feyziyle ve yardımıyladır. Bundan toprak üzerinde olan canlıların yaşaması hava ile balığın su ile olduğu anlaşılır. Hava ile suyun arasında fark havanın Hayy isminin, suyun ise Muhyî isminin mazharı olmasıdır. Hayy’da hayat gerçekten var olup diriltme tasavvur halinde iken, Muhyî’de ise ikisi de gerçekten vardır. Hava cisimlerin dışını, su ise içini soğutur. İlim ve marifetin ruhun sıfatları olmalarının nedeni de budur.

Kur’ân’da “Bütün canlıları sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) gelir. Yani her nesnenin aslı hayat ve hayatın aslı da sudur. Şehâdet ehli balık ve suya bağlı, hicab ehli ise toprakta yaşayan ve havaya bağlıdır. Tersi olmadı. Çünkü cisimle bilgi arasında bir ilişki yoktur.

Mesnevi 15-16. Beyitler

Derdimizden gün zamansız dolmada,
Her yanış bir günle yoldaş olmada.

“Geçti gün!” der, etmeyiz yersiz keder;
Var ol ey sen tertemiz insan! yeter.

Mevlana hazretleri burada eskilerin üslûb-ı hakîm dedikler, başkasına söyleyeceği sözü ve edeceği şikayeti veya uyarıyı sanki kendine söylüyormuş gibi dile getiriyor. Bunu neden yaparlar? Muhatabını incitmemek için, kızdırmamak ve önyargısız bir şekilde dinlemesi için yapar. Aksi takdirde kızıp dinlemeyebilir. Ama bu uyarının ilk mertebesidir, baktın anlamıyor, biraz daha açık söylemek gerekebilir. Mevlana’nın burada yaptığı kendi durumundan örnek vererek dinleyenlere ve okuyanlara ümit vermekte, ben de sizin gibiyim, sizin başınıza gelenler normal demekte.

Gamımız derken kamillerin de nakısların da gamını kasteder ancak ikisi de farklıdır. Kamil için makam, şöhret, zenginlik gamdır, kederdir, sıkıntıdır. Nakıs için ise onlardan ayrı kalmak, onlara kavuşamamak.

Güncel Yazılar

Unutulan bir gelenek: Tardiye

Atalarımız, Müslüman olduktan sonra, özellikle Selçuklularla birlikte, ister başkentte ister taşrada yaşasın, ister okumuş olsun ister okumamış olsun, erkek-kadın, yaşlı-genç ayırımı yapmadan ortalama her Müslümanın bilmesi gerektiğini düşündüğü bilgileri derleyip yazdıkları muhtasar kitaplarla adeta bir hap haline getirip öğretirken cemaatle yapılan ibadetleri de belirli bir disiplin altında yapılmasını sağladı.

Uzun asırlar içinde teşekkül eden ibadet hayatına dair geleneklerimiz, içinde yaşadığımız çağın bazı inanç ve düşünce akımlarının da etkisiyle, özellikle son elli yıl içinde maalesef peyderpey unutulmaya ve terk edilmeye başlandı. Hatta bazı geleneklerimizi ve ibadet hayatımızdaki uygulamaları hocalarımız bile bilmez oldu.

Tardiye’yi de unuttuk

Tardiye de unuttuğumuz ibadet geleneklerden biri. Bir edebiyat terimi olarak tardiyeyi “mesnevi içinde farklı vezinde yazılan gazel” olarak tarif ediliyor. Müstakil bir nazım biçimi olarak ise beş mısradan oluşan ve kendine has vezin ve kafiye düzeni olan muhammeslere deniliyor. Arap şiirinde avcı şiirlerine de deniliyor ama bizde bu anlamıyla kullanılmamış. Unuttuğumuzu söylediğimiz gelenek derken dini musiki içinde bir form olarak yer alan tardiyeyi kast ediyoruz.

Dile yapışan asalak: Aynen

Hepimizin şikayetçi olduğu bir konu var. Birkaç kelime ile konuşmak, muhatabının her konuşmasına “aynen” veya “yani” kelimeleri ile mukabele etmek. Neredeyse toplumun okumuş okumamış her kesiminin bu kelimeleri neden bu kadar yaygın kullandığını düşünüyorum bazen. Dilin canlı bir varlık olduğunu ve zaman içinde değiştiğini, kimi kelimelerin anlam değiştirip kimilerinin da kullanımdan düştüğünü biliyorum. Ama bu iki kelimenin durumu, sanki dilin bu özelliği ile açıklanacak gibi değil geliyor bana. Dikkatimi çeken bir diğer husus, her nesneyi veya durumu güzel veya kötü diyerek tarif etmemiz. Oysa muhataba, mekâna ve zamana göre aynı şey çok farklı şekilde ifade edilebilir. Güzel bir örnek olması bakımından beğenerek izlediğim ve derslerde öğrencilere de dinlettiğim bir filmden bir sahneyi hatırlatayım.

Cyrano de Bergerac’ı bilmeyenimiz yoktur. Gerard Depardiou’nun muhteşem oynadığı filmde en az film kadar meşhur iki tirat var. Biri “İstemem eksik olsun”, diğeri ise Cyrano’nun kendi burnuyla dalga geçtiği “Burun” tiradı. Rüştü Asyalı’nın muhteşem seslendirmesi ve kime ait olduğunu bilmediğim mükemmel çevirisi ile dinlemenizi hararetle tavsiye ederim. Sabri Esat Siyavuşlugil’in de bir tercümesi var ama filmdeki tercüme, kitaptan biraz farklı. Aralarında küçük farklılıklar olsa da ben filmdeki tercümeyi, dublajı tercih edeceğim.

Kitaplar

Üniversiteye Dair Muhtelif Yazılar. İstanbul: Pati Kitap, 2020.

Üniversiteye öğrenci olarak ilk adım attığım tarih 1989’un Eylül’ü idi. O günden beri üniversitedeyim ve üniversite ile iç içeyim. Öğrenciliğimde Enderun Kitatevi’nde çalıştım ve müşterilerimizin büyük bir kısmı üniversite çevresindendi. Dolayısı ile üniversite ile irtibatım sadece öğrencisi olmaktan ibaret değildi ve hep üniversitenin çevresindeydim. Mezun olduktan iki sene sonra da araştırma görevlisi olarak üniversiteye intisap edince bu sefer içine de girmiş oldum.

1996 yılında İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak ...

Şiir, Şair ve Peygamber’e Dair, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2018.

Arap edebiyatı tarihçileri Arap şiirini câhiliye, erken dönem İslâm (Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidîn), Emeviler, Abbasiler, Türk dönemi ve çağdaş dönem olmak üzere altı ayrı devrede ele alırlar. Bu kitabın konusu ise erken dönem İslâm’ın Hz. Peygamber’in yaşadığı dönem ile sınırlı olan kısmıdır. Şiir, Hz. Peygamber’e vazifesinin tebliğ edilmesinden vefatına kadar geçen 22 yıllık sürenin üç farklı döneminde üç farklı şekilde değerlendirilmiştir. İlki vahyin başladığı ...

ismailgulec.net