Dile yapışan asalak: Aynen

Hepimizin şikayetçi olduğu bir konu var. Birkaç kelime ile konuşmak, muhatabının her konuşmasına “aynen” veya “yani” kelimeleri ile mukabele etmek. Neredeyse toplumun okumuş okumamış her kesiminin bu kelimeleri neden bu kadar yaygın kullandığını düşünüyorum bazen. Dilin canlı bir varlık olduğunu ve zaman içinde değiştiğini, kimi kelimelerin anlam değiştirip kimilerinin da kullanımdan düştüğünü biliyorum. Ama bu iki kelimenin durumu, sanki dilin bu özelliği ile açıklanacak gibi değil geliyor bana. Dikkatimi çeken bir diğer husus, her nesneyi veya durumu güzel veya kötü diyerek tarif etmemiz. Oysa muhataba, mekâna ve zamana göre aynı şey çok farklı şekilde ifade edilebilir. Güzel bir örnek olması bakımından beğenerek izlediğim ve derslerde öğrencilere de dinlettiğim bir filmden bir sahneyi hatırlatayım.

Cyrano de Bergerac’ı bilmeyenimiz yoktur. Gerard Depardiou’nun muhteşem oynadığı filmde en az film kadar meşhur iki tirat var. Biri “İstemem eksik olsun”, diğeri ise Cyrano’nun kendi burnuyla dalga geçtiği “Burun” tiradı. Rüştü Asyalı’nın muhteşem seslendirmesi ve kime ait olduğunu bilmediğim mükemmel çevirisi ile dinlemenizi hararetle tavsiye ederim. Sabri Esat Siyavuşlugil’in de bir tercümesi var ama filmdeki tercüme, kitaptan biraz farklı. Aralarında küçük farklılıklar olsa da ben filmdeki tercümeyi, dublajı tercih edeceğim.

Sizin burnunuz kocaman

Soylulardan kendini beğenmiş bir tip olan Valvert, Cyrano'yu küçük düşürmek ve hakaret etmek kastıyla “Sizin burnunuz çok büyük” deyince Cyrano “Hepsi bu kadar mı?” der ve;

Delikanlı söyledikleriniz çok az
Oysa söylenecek neler neler bulunmaz,

Önemli olan söyleyişin biçimi
Göstereyim şimdi birkaç şeklini

Sözleriyle başlayan, muhatabını ve onunla birlikte hareket edenleri yerin dibine sokan meşhur tiradını eskilerin deyimiyle inşat eder. En sonunda ise; Karşıma geçip bunları söylerdiniz
Olsaydı eğer biraz zekânız, biraz bilginiz

Ama sizde maalesef zekânın z’si bile bulunmaz
Bilginize gelince o zekânızdan daha da az

Diyerek öldürücü darbeyi vurur. Siz, sahneyi daha sonra izler ve dinlersiniz. Ben bir durumu veya nesneyi kaç türlü tarif edilebileceğine örnek olması bakımından söylenenleri sıralayacağım.

Ama öncesinde bir hakkı teslim etmeliyim. Fransızca bilmiyorum ama sadece Türkçesine bakarak bu tercümenin Fransızcadan Türkçeye yapılmış tercümelerin en başarılılarından ve güzellerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Mütercim tercüme etmemiş, âdeta oturmuş, yeniden yazmış. Şimdi sırasıyla bir burnun iri ve uzun olduğunun nasıl söylendiğine bakalım. Asker: Dikkat burun bin: Bu emrin aslı, ata binmektir. Burada burnun üzerine binilecek hayvan kadar iri olduğu kastedilmekte.

İşletmeci/Sivri akıllı: "Bunu piyangoya koymalı! Kim kazanmak istemez böyle bir malı?" Piyangonun rağbet görmesi için değerli eşyalar konulur. Burnun da herkesin sahip olmak isteyeceği kadar değerli olduğu söylenmekte. Bir işletmecinin birinci amacı para kazanmak olduğu düşünüldüğünde cümlenin anlamı daha da kuvvetlenmekte. Burnun değeri az bulunmasından kaynaklı. Az bulunan şey değerli olduğu için Cyrano’nun iri burnu çok az insanda görülebileceği için değerli olduğu ihsas ettirilerek burnun büyüklüğü söylenmiş olmakta.

Köylü: "Vış anam! bu ne? Bilmem guş mu balıh mı? Yoksa bir tohuma gaçmış salatalıh mı?" Köylünün vasfı şehre indiğinde ilk defa gördüğü şeyleri bildiği şeylere benzetmesidir. Burada da burnun iri bir kuş veya balık kadar büyük olduğunu söyledikten sonra âdeta iyice anlaşılmasını ister gibi tohuma kaçan salatalığa benzetilmiş. Salatalıkların bir kısmı koparılmaz, tohum olarak kullanılmak üzere büyümesine izin verilir. Burada burnun büyüklüğü iri bir salatalığa benzetilerek söylenmiş olmakta.

Saldırgan: "Burnum böyle olsaydı benim, dibinden kestirirdim! Burada benzetme yok, burnun büyüklüğü muhatabının yüzüne doğrudan söylenmiş. Müdebbir/tedbirli: "Aman dikkat edin bayım, bu ağırlıkla sakın yere düşeyim demeyin’" Burnun büyüklüğü bu sefer ağırlık üzerinden anlatılmakta. Burun o kadar büyük ki düştüğünde “o ağır burunla kalkamazsın” denilerek burnun büyüklüğü dolaylı yoldan söylenmekte.

Mütecessis/meraklı: "Acaba neye yarar bu? Kalem kutusu mu yoksa makas kutusu mu?" Burada sanki bilmiyor ve gerçekten merak ediyormuş gibi, tecahül yaparak burnun büyüklüğü kalem ve makas kutusuna benzetilmekte. Pür neş'e/neşeli: "Tütün içtiğinizde bayım, burnunuzdan çıkan dumanı gören bir komşu "Yetişin yangın var!" demiyor mu?" İnsanları endişe edecek kadar tehlikeli yangınların dumanı mahallenin her tarafından ve uzaklardan görüldüğünü düşündüğümüzde bu kadar duman çıkaran bir burnun büyüklüğünü siz düşünün.

Müşfik/sevecen: "Ona minicik bir şemsiye yaptırın, sakın güneşten rengi solmasın!" Bir anne şefkatiyle sanki koruyormuş gibi söylenen bu masum söz aslında o kadar masum değil. Burnu güneşten korumaya şapkanın yetmediğini, ancak bir şemsiyenin koruyacağını söylemek burnun çok büyük olduğunu söylemenin bir diğer yolu.

Nobran: "Zaten bilirim, sen misafir seversin, bu, şapka asmak için ne mükemmel bir icat!" Şapka askıları elbise askılarına göre daha uzun olur. Şapkalar derin olduğu için onlar ya bir şeyin üzerinde ya da uzun çubuklu askıya asılır. Burna şapka asılması uzun olduğunu söylemekten başka bir şey değil.

Dostça: "Bu burun yana yatmaz mı, senden evvel davranıp kadehine batmaz mı?" Burada da burnun bu sefer gaga gibi aşağıya doğru uzamış olmasına göndermede bulunuluyor. Bardağın içindekini içebilmek için kaldırmak gerekiyor. Burun uzun olduğu için bardak yaklaşırken burun hemen battığı söylenerek uzun olduğu söylenmekte.

Sâfiyâne: "Bu anıt hangi günleri gezilir?" Burun burada, bir heykele veya mimari bir objeye benzetilmekte. Anıtsal veya abidevîlikte büyüklük de var. Bir nesnenin abidevî olabilmesi için aynı zamanda iri, haşmetli ve değerli olması demek olduğunu düşündüğümüzde burnun az görülecek derecede büyük olduğu söylenmiş oluyor.

Hürmetkârâne: "Beyefendi kibarsınız muhakkak, yoksa imkânı var mı cumba sahibi olmak?" Burada ise burun hüsn-i ta’lil yoluyla, binalardaki çıkıntı olan cumbaya benzetilmekte. Cumbalı evlerin o devrin Fransa’sında zenginlerin oturabileceğini düşündüğümüzde iltifat ederken inceden inceye hakaret ettiğini de görüyoruz.

Tanımlayarak: "Kaya gibi, tepe gibi, yarımada gibi, gibisi fazla bu burun tam bir yarımada." Burada doğrudan burnun büyüklüğü dağa ve yarımadaya benzetilmiş. Yarımada bir tarafıyla karaya bağlı olduğu gibi burun da kökü ile vücuda bağlı olması bakımından yarımadaya benzetilmiş.

Şâirâne: "Ey burun! Bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir tek rüzgar bulunamaz, karayel istisnadır!" Burada burun bir başka özelliği ile büyük olduğu söylenmekte. Ufak bir rüzgârdan nezle olan burunların aksine, ancak kuzey batıdan esen en sert ve soğuk rüzgarların nezle edebileceği kadar iri olduğu söylenerek büyüklüğü ifade edilmekte.

Zarifâne/sevimli: "Demek çok seviyorsunuz kuşları, korumak amacıyla onları bir tünek yapmışsınız suratınızın haşmetli çıkıntısından" Bu sefer burun bir kuş yuvasına benzetilmiş. Kuşlar yükseklerdeki dallara konar ve dinlenirler. Cyrano’nun burnu da o kadar büyük ve uzun ki kuşlar konarak dinlenebilmekte.

Âlimâne/bilgiçce: "Aristophanes'in hippocampelephan tocamélos adındaki hayvanın burnu böyle etliymiş derler" Bu teşbihi anlayabilmek için Aristohanes’in bahsettiği hayvanı biliyor olmak gerek. Aristophanes bir tiyatro yazarı ve bahsedilen hayvanın ne olduğunu bilmiyorum. Ama yapılan benzetmeden Aristophanes’in tiyatrolarında geçen burnu çok büyük garip bir hayvan olduğu anlaşılıyor.

Lirik: Bir boncuk gibi yoksa su perisi misiniz?: Burada büyüklük zıttı söylenerek ifade edilmiş. Dev gibi iri birine minik denilmesi gibi kocaman burun küçük bir boncuğa benzetilmiş.

Dramatik/Hazin: "Kanarsa Kızıldeniz, ne bela" Kızıldeniz’in kızıl isminden dolayı kanı çağrıştıracak şekilde, Kızıldeniz’i kana bulayacak kadar çok kan akan bir burnun büyüklüğünü düşünün.

Hayran: "Lavantacılar için bulunmaz bir dehliz" Dehlizin, üstü kapalı, uzun ve dar geçite denildiğini düşündüğümüzde burnun da uzun olduğu söylenmiş olmakta.

Burnu kendisinden on dakika önce eve giren adamı tarif için yirmincisini de ben ilave edeyim:

Siz girdiğiniz tüm yarışları burun farkıyla da olsa kazanırsınız bayım.

Şimdi tekrar düşünelim. Bir burnun büyük olduğu 19+ en az 1 farklı şekilde söylenirken birbirinden farklı 19 şeye aynen diye cevap vermek nasıl bir yoksulluktur?

Hemen aklınıza sosyal medyayı ve mesajlaşmanın etkisi gelebilir. Hiç etkisi yok diyemem ama tüm nedenini de sosyal medyaya bağlayamam.

Suçlu aramıyorum. Çünkü çocuklar hariç hepimiz suçluyuz. Anne-babalar, teyzeler-dayılar, dedeler-neneler ve de en çok öğretmenler ve onları yetiştiren üniversiteler.

Ben suçta en büyük payı edebiyat öğretmenlerin yetiştiren hocalarında buluyorum. İğneyi başkasına batırmadan önce çuvaldızı kendimize batıralım.

Haksız mıyım efem?

Aynen!




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Yurdudur engin: Balık kanmaz suya,
Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

Balıktan başka herkes suyuna kandı; rızkı olmayanınsa günü uzadı da uzadı.

Rûze gün gün takdir olunan vazife iken genelleşerek bir günlük rızık için kullanılır olmuştur.

Bu sözlerde âşık balığa, feyzi de suya benzetilmiştir. Balığın hayatı suyun içinde geçtiği gibi âşıkın sebatı da Hakk’ın feyziyle ve yardımıyladır. Bundan toprak üzerinde olan canlıların yaşaması hava ile balığın su ile olduğu anlaşılır. Hava ile suyun arasında fark havanın Hayy isminin, suyun ise Muhyî isminin mazharı olmasıdır. Hayy’da hayat gerçekten var olup diriltme tasavvur halinde iken, Muhyî’de ise ikisi de gerçekten vardır. Hava cisimlerin dışını, su ise içini soğutur. İlim ve marifetin ruhun sıfatları olmalarının nedeni de budur.

Kur’ân’da “Bütün canlıları sudan yarattık.” (Enbiyâ, 21/30) gelir. Yani her nesnenin aslı hayat ve hayatın aslı da sudur. Şehâdet ehli balık ve suya bağlı, hicab ehli ise toprakta yaşayan ve havaya bağlıdır. Tersi olmadı. Çünkü cisimle bilgi arasında bir ilişki yoktur.

Mesnevi 15-16. Beyitler

Derdimizden gün zamansız dolmada,
Her yanış bir günle yoldaş olmada.

“Geçti gün!” der, etmeyiz yersiz keder;
Var ol ey sen tertemiz insan! yeter.

Mevlana hazretleri burada eskilerin üslûb-ı hakîm dedikler, başkasına söyleyeceği sözü ve edeceği şikayeti veya uyarıyı sanki kendine söylüyormuş gibi dile getiriyor. Bunu neden yaparlar? Muhatabını incitmemek için, kızdırmamak ve önyargısız bir şekilde dinlemesi için yapar. Aksi takdirde kızıp dinlemeyebilir. Ama bu uyarının ilk mertebesidir, baktın anlamıyor, biraz daha açık söylemek gerekebilir. Mevlana’nın burada yaptığı kendi durumundan örnek vererek dinleyenlere ve okuyanlara ümit vermekte, ben de sizin gibiyim, sizin başınıza gelenler normal demekte.

Gamımız derken kamillerin de nakısların da gamını kasteder ancak ikisi de farklıdır. Kamil için makam, şöhret, zenginlik gamdır, kederdir, sıkıntıdır. Nakıs için ise onlardan ayrı kalmak, onlara kavuşamamak.

ismailgulec.net