Üniversitede yazılı olmayan kurallar bile kolay kolay değiştirilemez

Ülkemizde tartışılan konuların başında üniversiteler gelir. Eleştiriler, YÖK'le başlar ve 2547 ile devam eder. Ancak, ben, öteden beri üniversitelerin temel sorununun ne YÖK ne de 2547 olduğunu düşünenlerdenim. Hatta şöyle bir iddiam da var: Türkiye'de iyi bir üniversite kurmak veya olmak için YÖK'ten ve 2547 Sayılı Kanun'dan kaynaklanan en ufak bir sorun yoktur. Dile getirilen veya ileri sürülen sorunların kaynağı, kurumlar ve yasalar değil uygulayıcılardır. Ne demek istediğimi son altı ay içinde şahit olduğum veya işittiğim birkaç olay üzerinden anlatmaya çalışayım.

Fakülte Yönetim Kurulu Üyeleri

İlgili herkes bilir, yasa gereği fakültelerin yönetim kurulu, üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten veya dr. öğretim üyesinden oluşur. Ve üyeler de Fakülte Kurulu tarafından ayrı ayrı seçilir. Yasa koyucu, fakültedeki kadroların yönetim kurulunda temsil edilmesini düşünmüş ve böyle bir kural koymuş. Bir fakültemizin yönetim kurulunda beş profesör, bir dr. öğretim üyesi olduğu görülünce hukukçu olan dekanına neden böyle olduğu sorulur. Verilen cevap şu: "Seçilen üyeler süreç içinde profesör oldular ve biz de sürelerinin sonuna kadar üyeliklerinin geçerli olduğunu düşündük."

Bir hukukçu dekan da böyle düşünür ve uygularsa kime ne denilecek? Her şeyden önce yapılan iş, yasaya aykırı. Üyeler arasında iki doçent olması gerekiyor. Profesör kadrosuna atandığında seçilme şartı ortadan kalktığından, üyeliği düşer. Yasa, doçent temsilcisinin doçent olmasını âmir, profesör olamaz. İşin daha da üzücü tarafı bu uygulamaya rektörlük tarafından herhangi bir itiraz almaması.

Tez İzleme Komitesine farklı ana bilim dalından üye atanması

Yönetmeliğe göre, doktora tez dönemine geçen öğrencilerin tezlerini her altı ayda bir takip etmesi için bir Tez İzleme Komitesi kurulması gerekir. Yasa, bana göre son derece isabetli olarak bir şart koşmuş: Üç üyeden biri danışman, biri aynı ana bilim dalından üçüncüsü de tez konusu ile ilgili farklı bir ABD'den olması gerekiyor. Bununla da tezin farklı bir disiplinden bir hoca tarafından değerlendirilmesini istemiş. Kendimden örnek vereyim. Danışmanlığını yaptığım bir öğrencim, edebi tür olarak siyasetnameleri çalışıyor. Üç kişiden biri danışman olarak benim, diğeri aynı ABD'dalından bir arkadaşım ve üçüncü üye ise konuyla ilgili olduğu için Siyasetbilim ABD'da görevli ve siyaset felsefesi ve kuramı çalışan bir arkadaşımız. Yasa koyucuların muradı da bu istikamette.

Bir üniversitemizde ise konu üçüncü kişinin teze yapacağı katkı bağlamından çıkarılmış, farklı bir üniversitedeki aynı ABD, farklı bir ABD olarak değerlendirilmiş. Dolayısıyla komitedeki üç üyenin üçü de aynı ABD'ndan olmuş.

Oysa yasa ve yönetmelik o kadar açık ki. Buradaki ABD farklılığının üniversite farklılığı ile ilgisi yok. Doktora tez savunma sınavında istenilen farklı üniversitelerden iki öğretim üyesi şartını bunun için de düşünmüş olacaklar ki böyle bir uygulama yapıyorlar.

Yine bu uygulama yapanlara kimse neden böyle yapıyorsın diyemediği gibi diyecek olanlara da "Bizden daha mı iyi bileceksiniz?" diyeceklerdir.

Çalıştay başlığı altında sempozyum düzenlemek

Sık karşılaştığımız uygulamalardan biri de küçük veya bir günlük sempozyumlara çalıştay adını vermek. Çalıştay ile sempozyum arasındaki farkı hiç düşünmeden sadece bir gün sürüyor diye çalıştay olarak ilân etmek ve bunu normalmiş gibi sürdürmenin mantığını da anlayabilmiş değilim.

Burada çalıştay ile sempozyum arasındaki farkı anlatacak değilim. Kısa bir araştırma ile öğrenebilirsiniz. Üzücü olan ise düzenleyenlerin, yapılan toplantının çalıştay olduğunu iddia etmesi.

Kurum adı yerine makam adı yazmak

Gördüğüm bir diğer garip olay da bir birimin levhasında birimin adı yerine dekanlık veya müdürlük yazması. Oysa işin doğası gereği, levhada fakülte adı yazılır; Edebiyat Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi gibi. Levha hiçbir zaman, Felan Fakülte Dekanlığı veya müdürlüğü olmaz. Fakülte içinde dekanlığın yerini işaret eden yön levhalarını kast etmediğimi kast etmediğimin üzerine basarak belirteyim,

Dekanlar, müdürler hatta rektörler bile üniversitenin aslî unsuru değildir. Aslî unsurlar bölümlerdir ve o bölümlerden oluşan fakültelerdir. Diğer idari kadro ve makamlar bölümlere hizmet için vardır. Bölümler, yani öğrenci ve hocalar olmasa tüm makamlar anlamsız ve boştur. Dolayısıyla üniversite dediğiniz yer, bölümdür. Dekanlık veya rektörlük değildir. O levhayı görüp bir şey demeyenler de en az o levhayı astıran kadar hatalı ve suçludur.

Örnekler çoğaltılabilir ama sanırım meramımı ifade için bu kadarı kâfî. Bunların ne yasa ile ne de YÖK ile ilgisi var. Üzücü olan, ne söylenilirse söylensin kimsenin alınmaması, mahçup olmaması ve yaptığı işe devam etmesi, "Acaba yanlış yapıyor muyum?" diye hiç endişe etmemesi.

Şimdi, "Üniversite teamüllerin güçlü ve geçerli olduğu kurumdur." diyeceğim siz de "Yasaların keyfi bir şekilde tahrif edildiği bir yerde teâmül mü kalır?" diyeceksiniz. Ne diyeyim?

"Öyledir!"




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net