Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Karadeniz'de gaz bulunduğuna dair müjdeden sonraki günlerde en sık tekrar edilen cümlelerden biri "Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır." oldu.

Hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu cümle sıkça gözüme ilişince yıllar önce muhatabı olduğum bir soru geldi aklıma. Fî tarihinde bir öğrenci "Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?" diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Ama ben bu söz ile ne kastedildiğini bir hikaye ile izah etmeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek. Ölümsüzlük meyvesinin olduğu hayat ağacı hakkında çok sayıda makale ve kitap var. Ben meselenin tarihî ve edebî yönüne hiç girmeyeceğim. Merak edenler Gönül Tekin'in Sümerlerden başlayarak dinlerde ve mitolojilerde geçen ölümsüzlük ağacı veya hayat ağacını anlattığı makalelerini okusun. Ben ölümsüzlük ağacı ile ne kastedildiğini müsaadenizle Mesnevî'den bir hikâye ile anlatmaya çalışayım.

Ölümsüzlük Ağacı'nı arayan padişah

Bilgili biri, temsil yoluyla:

- Hindistan'da bir ağaç var, meyvesini yiyen ne yaşlanır ne de ölür, der.

Padişahlardan biri bunu duyar, doğru sanıp bu ağacı bulmak ve meyvesinden yemek ister. Bunun için yakın adamlarından bilgili birini Hindistan'a gönderir.

Adamcağız yıllarca Hindistan'da o ağacı arar. Bulmak için şehir şehir gezer, ne ada bırakır, ne dağ, ne ova. Kime sorduysa:

- Bu adam deli mi ne, diye gülüp alay eder. Bazıları da şunu söyleyip istihza eder:

- Ey akıllı kişi, senin gibi birinin bu arayışında bir hikmet elbette vardır.

Bazıları işi daha da ileriye götürüp:

- Ey büyük zât, falan diyardaki ormanda yemyeşil bir ağaç var, pek büyük, pek dehşetli, her dalı koskocaman, derler.

Padişahın adamı kimden bir şey duysa aslını araştırmak için çabalar durur. Nice yıllar yollarda gezer, padişah da ona harcırah gönderir. Bu şekilde bir hayli dolaştıktan sonra ümitleri tükenir, aramaktan usanır. Padişahın yanına dönmek için ağlaya ağlaya yola koyulur.

Döndüğü memlekette büyük bir âlim, yüce bir şeyh varmış. Padişahın adamı ümitsiz bir halde:

- Önce onun tekkesine gideyim, istediğim olmadı, bâri duasını alayım, der.

Gözleri yaş dolu halde şeyhin huzuruna varır. Şeyh:

- Ümidin yoksa bile söyle, der, neye kavuşmak istiyorsun?

- Padişah beni bir ağaç aramak üzere Hindistan'a gönderdi. Meyvesi âb-ı hayat. Yıllardır aradım, bir nişanesini bile bulamadım, ama niceler benimle alay etti, eğlendi.

Şeyh gülümseyerek dedi ki:

- Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir. Pek büyük, pek yüce bir ağaçtır o. Meyvesi âb-ı hayattır, ölümsüzlüktür. Sen görünüşe aldanmış, manayı yitirmişsin. Ona gâh ağaç derler, gâh güneş. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin baban olur, ama başka birinin de oğludur, bir başkasının kardeşi, öbürünün dayısı. Bir tek adam olduğu halde onlarca adı var. Bir vasfını bilen öbürünü bilmeyebilir.

Kim "bu ad doğru ad" diye isme yapışır onu ararsa ümitsizliğe düşer, perişan olur. İsmi geç, sıfata bak ki bu sıfat seni zâta götürsün.

Hikâye böyle. Biraz Kelile ve Dimne'nin Farsçaya tercüme edilmesi hikâyesine de benziyor. Ama konuyu uzatmamak için o hikayeyi anlatmayayım.

Mevlânâ bu hikâyede bize bir dervişin seyr ü sülûkunu anlatıyor. Bir dervişin nelere dikkat etmesi gerektiğini hikâye üzerinden temsil yoluyla müritlerine, muhiplerine ve tüm hakikat yolcularına adım adım açıklıyor. Nasıl mı? Hikâyede geçen bazı kavramlar üzerinden giderek anlatmaya çalışayım.

İlk olarak temsil yoluyla söylenmesi üzerinde duralım. Bu âriflerin hakikatleri anlatma usûlüdür. Temsil hem açıklar hem örter. Bilenlerin daha iyi anlamalarını sağlar, kötü niyetlilerin eleştirilerinden de örterek hakikati korur. Hakikate yabancı olanlar için mecazdan ve temsilden öteye geçemez. Dinledikleri de hikâyeden başka bir şey olmaz. Aramakla bulamayanlar mecaz ve temsilde kalanlardır.

Sıradan insan için mecaz olan bir derviş için hakikat olduğu gibi kâmil biri için hakikat sıradan bir derviş için de mecaz olarak kalabilir. Sıradan bir derviş için takkenin kendisi hakikat iken bir arif için takke gerçek manada derviş olmanın bir sembolü, bir remzi olur. Bu remzi anlayanlar ise bulanlardır.

Mecazları hakikat sanmak çocuklara mahsustur. Bir çocuk ancak 8-9 yaşından itibaren soyut düşünebilir ve mecazları yavaş yavaş anlayabilir. Tasavvufta henüz çocuk mesabesinde olan mürit de başlangıçta mecazları hakikat sanır ve taklit makamındadır.

Derviş süluku esnasında hakikati bilmeden arayanlara sıradan kişiler da tasavvuf ehli de güler. Sıradan insanlar alay edip dalga geçerken, deli yerine koyarken tasavvuf ehli, konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğa annesinin-babasının gülmesi gibi şefkat ve muhabbetle güler. Hakikat arayıcısı ise çevresindekilerin kendine gülmesine ve kınamasına aldırmaz. Kınanmayı göze alamayan yola çıkmasın.

Ormanda yemyeşil büyük ağaç aramak, dervişin mecazın peşinden koşması, hakikatten uzaklaşmasıdır. Mevlâ'yı bulmadan önceki Leyla peşinde koşan Mecnun'un ilk halleri.

Derviş nice seneler dolaşır, arar ama bulamaz, ömrünün sonuna kadar dolaşsa da bulamayacaktır. Çünkü ne kadar tepinirse tepinsin bir eşek semerinin altındaki iğneyi tek başına çıkaramaz. Aramakla bulunmaz.

Derken bir gün karşısına yüce bir şeyh, kâmil bir mürşid çıkar ve aradığı şeyin ne olduğunu ve nasıl bulacağını anlatır. Aramasaydı o mürşit karşısına çıkmayacaktı. Bulanlar arayanlardır.

Kâmil bir mürşidin karşına çıkması ve yardımcı olması ise dervişin gözyaşları içinde yalvarması, âcizliğini ifade etmesi ve himmete muhtaç olduğunun farkında olmasıyla mümkündür.

Ağacın ne olduğunu ise bize peygamberimiz anlatsın:

Peygamberimiz (s.a.v.), ashabına; 'Cennet ağaçlarından bir ağaca rastladığınız zaman onun gölgesinde gölgelenin, yemişinden yiyin!' demiş de sahabe şaşırarak sormuştu: 'Ya Resûlullah! Biz Cennet ağacına hayatta iken nasıl rastlayabiliriz ki?' Efendimiz (s.a.v.) de cevap verir:

- Gerçek bir bilgine rastladığınız zaman cennet ağaçlarından bir ağaca rast gelmiş olursunuz.

Dağda yetişen bilgi veya ağaçta yetişen meyve ikisi de aynı. Dağ veya ağaç kâmil ve ârif mürşid, bitki veya meyve de ancak kâmil bir mürşitten öğrenilen ledün ilmi. O ilim ile ölmeden önce ölünür ve bir daha onlar için ölüm yoktur.

Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır sözünü bilmem açıklayabildim mi?

Açıklayamadığımı düşünüyorsanız Nasreddin Hoca'nın kaybettiği yüzüğünü aradığı fıkrayı da okuyun.

Unutmayın aramakla bulunmaz ama bulanlar sadece arayanlardır.

Her yola düşen menzile ulaşmaz ama menzile ulaşanlar yola düşenlerdir.

Yolunuz açık, menziliniz kutlu olsun.

(Bu yazı yakında yayınlanacak olan Başımdan Geçmeyen Hikayeler isimli kitaptan alınmıştır.)




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net