Defter-i irfâna sığmaz söz gelir divâneden

Başlık, ilk okuduğumda pek bir şey anlamadığım bir beyitten ödünç alınma. Kimin söylediğini bilmediğim beyit şöyle:

Ehl-i irfânım diye kimseye ta'n etme sen
Defter-i irfâna sığmaz söz gelir dîvâneden

Şair bize irfan ehliyim, şöyle hocayım, böyle şeyhim, şu kadar okul bitirdim diye başkalarını küçük görme, aşağılama. Senin bilmediğin öyle kimseler vardır ki irfan mekteplerinde okutulan kitaplarda göremeyeceğin güzellikte ve derinlikte sözler söyleyen nice divâneler, meczuplar vardır.

Ne kadar hakikatli bir söz. Bizim menkıbe kitaplarımız bu sözü haklı çıkaran örneklerle doludur. Ama ben size şahit olduğum ve duyduğum örnekleri anlatacağım.

Adam olmadıktan sonra

Günlük hayatımızda zaman zaman mukabelede bulunmakta aciz kaldığımız kimi sorulara veya sözlere muhatap olduğumuz anlar olur. Öyle derin ve içli bir sözle karşılaşırız ki, artık hangi konuda konuşuluyorsa, o söz üstüne bir söz söylemek mümkün olmaz, susmaktan başka elden bir şey gelmez. Yerinde ve zamanında söylenen bu tip sözlerin büyüsü ve etkisi bizi öyle kuşatır ki, artık bizde bir söz söylemeye ne mecal ne de ihtiyaç kalır.

Üniversite yıllarında, bir sahafın yanında çırak olarak çalışıyordum. Çalıştığım dükkâna devamlı gelen, bizden aldığı kitapları satarak karnını doyuran yarı meczup bir Yılmaz abimiz vardı. Yılmaz abi, satmak için aldığı kitabı asla okumadan satmayacak kadar da kitaba düşkündü. O, ben ve Ali adında Cezayirli bir doktora öğrencisi dükkânda oturmuş konuşuyorduk. Galiba dükkânda bizden başka birileri daha vardı ama onların kim olduklarını tam olarak hatırlayamıyorum. Söz kimin nereli olduğu bahsinde dolaşıyordu. Özellikle o vakitler pek alışık olmadığımız Türkçe konuşan zenci bir adam gören herkes Ali'nin kim olduğunu merak ediyor ve ona nereli olduğunu soruyordu. Ali de Türkçesini geliştirmek için bu tür konuşmaları bir fırsat görüyor, cevap verdikten sonra kendisine sorana aynı soruyu o da soruyordu. O sırada kenarda oturan ve sessizce bir yandan çayını yudumlarken öte yandan eline aldığı kitabı karıştıran bizim meczuba dönerek "Sen nerelisin hemşerim?" diye sormaz mı! Bizimki ağırca okuduğu kitaptan kafasını kaldırıp Ali'nin yüzüne bakarak "Nereli olursan ol kardeşim, adam olmadıktan sonra!" diye karşılık verince o bahis orada bitti. Kimse bu söz üzerine bir daha o soruyu sormadığı gibi bir başka söz söyleme cüretini de bulamadı.

Allah'ın olmayan bir şey var mı?

İkinci olay, bir hemşeri derneğinin otobüs şirketleri arasındaki sorunu çözmek üzere tertip ettiği bir toplantı esnasında cereyan etti. Otobüsçülerden biri, işi suculuk olan dernek yönetim kurulu üyesine dönerek şakayla karışık "Senin tuzun kuru, nasıl olsa Allah'ın suyunu satıyorsun." dedi. İki cümleden biri küfür olan, herkesin bırakın sataşmayı laf söylemeye çekindiği sucu şimdi yine sunturlu bir küfür savuracak ve ortam bozulacak diye endişe ederken ağırca otobüsçüye dönüp "Oğlum, Allah'ın olmayan bir şey var mı?" diye cevap vermez mi? Çevresinde hemen her sözden sonra ettiği küfürlerle tanınan bir adamdan gelen bu cevap karşısında otuzu aşkın insanın bulunduğu sıcak ve havasız odada kısa bir sessizlik oldu. Sanırım oradaki herkes, benim gibi cevaptan çok etkilenmişti.

Kıyafetime gülüyorsan sen utan

Size anlatacağım son olayı görmedim, sadece işittim. Bizim mahallede deli olarak isimlendirilen ve yüzünde doğuştan bir iz bulunan birinin başından geçiyor bu olay. Bizimki, hali vakti yerinde tekstilci bir akrabasının Laleli'deki dükkanına uğruyor. Kapıdan içeri girince akrabası olan dükkân sahibi gayr-ı ihtiyârî gülümsüyor. Bunun üzerine bizimki adama dönüyor ve "Niye gülüyorsun? Yüzüme ve tipime gülüyorsan, kader utansın. Kıyafetime gülüyorsan sen utan!" diye adeta ders verir gibi muazzam bir cevap veriyor. Bunun üzerine yanına vardığı zengin akrabası lal u ebkem kesiliyor. Kısa bir şaşkınlıktan sonra kendine geliyor ve hatasını anlıyor. Dükkanında bizim deliye uygun olan elbiselerden bir güzel donatıp biraz da harçlık verdikten sonra uğurluyor. Dükkân sahibi de arif adammış. Bizimkinin cevabı ne kadar arifâne ise, berikinin yaptıkları da o kadar necîbâne.

Artık böyle delilerimizi yanımıza yöremize sokmuyoruz, onların hikmetli sözleriyle kendimize gelmiyoruz. Hor gördüğümüz bu harabat ehlinden öğrenecek ne çok şeyimiz var oysa.

Şair boşuna söylememiş;

Harabât ehlini hor görme şâkir
Defîneye mâlik vîrâneler var.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Baba bu kitabı niye yazdın?
Ben Kaç Kişiyim

İsmail Güleç uzunca sayılabilecek bir süredir muhtelif yerel gazetelerde ve www.semazen.net’te denemeler yazdı, yayınladı ve halen de yazmaya devam ediyor.
Çoğu kere günlük hayatta şahit olduğu veya dinlediği ilginç bir olay, okuduğu güzel bir kitaptan aklından kalanlar, seyrettiği bir filmde dikkatini çeken hususlar onun yazılarının konusunu oluşturuyor.

Bu kitapta yer alan denemelerin hepsinin bir ortak özelliği var. Lütfi Filiz’in kitaplarının ve sohbetlerinin tesiriyle kaleme alınmış olmaları. Onun, özellikle Noktanın Sonsuzluğu başlıklı, dört ciltlik büyük eseri olmasaydı bu denemelerin yazılması mümkün olmayacaktı.
Bu kitabı hazırlayanın bir temennisi var. O da, bu kitapta yer alan denemelerini yazarken yaşadığı hazzı okurlarıyla paylaşmak. Umarız temennisi gerçekleşir.

Lefkoşa - Gezdim, gördüm, anlatıyorum

Kıbrıs’ta kaldığım yıllarda sokaklarında dolaşmaktan ve içinde kaybolmaktan büyük keyif aldığım şehir idi Lefkoşa. Öyle gizli bir hazine idi ki her seferinde daha önce görmediğim bir ayrıntıyı görür, farklı bir özelliği keşfederdim.

Canım sıkıldığında, işim olmadığında veya vakit bulduğumda beni bulacağınız yer Lefkoşa’nın sokakları veya Selimiye Camii civarı idi. KISBÜ'nün Selimiye Sohbetleri kapsamında anlattığım Lefkoşa'yı kısaca anlattım. Dinleyince anlatmadığım şeylerin çok daha fazla olduğunu farketttim.

Umarız ve dileriz suriçi Avrupa’da muhafaza edilen ortaçağ şehirleri gibi mamur, temiz ve bakımlı olur. Böyle olmaması için hiçbir neden yok. Başta belediye olmak üzere Lefkoşalıların irade göstermesi yeter. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

Daha ayrıntılı biligi Suriçi Rehberi'nde inşallah....

ismailgulec.net