İbn Sina da kim oluyor?

Evde ne yapacağımızı düşündüğümüz ve vakit geçirecek meşgaleler aradığımız bu günlerde, her akşam doktorları dinlemenin vermiş olduğu dikkatten olsa gerek İbn Sina'nın hayatının anlatıldığı söylenen The Physician isimli filmi seyrettim.

1999'da yayınlanan aynı isimli kitaptan uyarlanarak 2013 yılında vizyona giren film belli ki bir filmden çok daha fazlası için çekilmiş. Batı medeniyetin ve bilim beşiği, doğu ise barbarlığın ve yobazlığın. İşid ile mücadele edildiği iddiasının gündemde olduğu ve kamuoyunun desteğinin arandığı bir dönemde çekilmesi aslında filmin neden çekildiğini gösteriyor.

Batı'da özellikle 12. Asırda Rönesans ile birlikte başlayan kiliseden bağımsız bilimsel çalışmalarda Doğu'nun etkisi olduğu neredeyse tüm kaynaklarda üzerinde ittifak edilen bir konudur. Bunların en başında da tıp gelir. Avrupa'da kurulan ilk hastane bimaristanın taklididir. İlki Solerno'da açılan tıp fakültesinde birkaç yüzyıl boyunca okutulan kitapların Müslüman doktorlar tarafından yazıldığı konu ile ilgilenen herkes tarafından bilinir. Hatta iş kitaplarla da kalmaz, Jack Goody Arapçanın ilk birkaç asırda başlıca üniversitelerde Latince gibi ikinci zorunlu dil olduğunu söyler. Avrupa'da birçok tıp tarihçisi Müslümanların tıp ilmine katkılarını görmezden gelerek doğrudan antik döneme götürmeye çalışmışlarsa da konu üzerinde çalışan uzmanlar bu hakkı her zaman teslim etmişlerdir.

Bu film Avrupa kültürü tapıcılarının ürettiği tıp pratiğini antik çağa götürme çabalarının modern bir versiyonundan başka bir şey değil. Üstüne bir de siyasi ve politik amaçlarını ilave ederek gözbağcılığı yapıp tıbbın gelişimini de barbarların elinden aldıklarını gösterme gayretine düşmüşler.

Oysa Endülüs'ten gelen Yahudiler ve Müslümanların katkıları ile Müslüman hekimlerin yazdıkları ve antik dönemden tercüme ettikleri kitapların katkısı olmasa Batı'da manastırların bir köşesinde şifacı denilebilecek sınırlı bir tıp hizmeti veriliyor olacaktı. Halkın sağlığı ise berberlere emanet idi. 12. Asırdan itibaren üniversitelerde tıp fakültelerinin kurulması ile tıp tahsili bir sisteme kavuştu ve matbaanın icadı ile de basılı materyal yaygınlaşarak eğitim-öğretimi güçlü bir şekilde destekledi.

Film tam tersini söylüyor

Hal böyle iken filmde tam tersi bir manzara ile karşılaşıyoruz. Küçük yaşta annesini kaybeden bir çocuğun doktor olmak istemesi ile başlıyor. Arabasıyla köy köy gezen bir şifacının yanında başlayan hikâye Isfahan'a İbn Sina'nın okuluna kadar uzanıyor. Dünyanın en iyi hekimi olduğu defalarca tekrarlandığı halde adeta ondan daha iyi olduğunu ihsas ettirmek için İbn Sina'nın yapamadığını bu genç İngiliz öğrenciye yaptırarak ondan da büyük olduğunu söylenmiş olmakta. İbn Sina'nın beceremediği ameliyatı bu genç yapar. Onun başa çıkamadığı veba salgınını yine bu gencin önerisiyle engeller. Dolayısıyla Müslümanların tıp konusunda Batı'ya öğrettiği bir şey yoktur, denilmek istenmekte. Gencin hazakatini gören sultan onu İbn Sina ile birlikte özel doktoru olarak saraya çağırır. Hangisi hoca hangisi öğrenci sorusunun cevabını vermek kolay değil.

Özetle söylenmek istenen şey şudur: Batı'da tıp karısı Yahudi olan bir Hristiyan ile Yahudiler tarafından geliştirildi. Müslümanların katkısı yok. İbn Sina da o İngiliz olmasa bir hiç!

İslam bilim düşmanı mı?

Filmde verilen mesajlardan diğeri Müslümanların barbar ve İslam'ın da bilim karşıtı oluşu. Camide vaaz eden hocanın İŞİD'çilerden hiçbir farkı yok. İbn Sina'nın hastanesini yıkıp kütüphanesini yakanlar binlerce yıllık heykelleri ve mimari eserleri yıkanların ataları demenin farklı bir yolundan başka bir şey değil.

Film sadece Müslümanları değil İslam'ı da bilimin önünde engel gösteriyor. İslam'a rağmen yapıldığı gösterilen iki hareket ile bu düşünce izleyicinin zihnine çakılıyor. Olayların ilki kadavranın incelemesi. Kadavrası incelenen bedenin sahibi ise kimsesiz bir Zerdüşt. Onların inancına göre beden doğaya bırakıldığı için onu gizlice kesip biçiyor. Bir insan bedenini kestiği için yobazlar onları ölüm cezasına çarptırırlar.

İslam'ı bilime engel gösteren ikinci olay ölülerin yakılması meselesi. Başlangıçta İbn Sina itiraz etmesine rağmen genç İngiliz'in ölülerin veba salgınını yaydığını İbn Sina'yı ikna etmesi üzerine ölülerin yakılmasına İngiliz'in ısrarı üzerine karar veriliyor. Zaten vebanın pirelerden bulaştığını keşfeden de İngiliz. İbn Sina da ondan öğreniyor.

En son sahnede İbn Sina'nın kitabını teslim ederken bu kitaptaki yanlış bilgileri düzelt demesi ise zaten her şeyi özetliyor. Medeniyet namına bir şey varsa ancak bir Batı Avrupalı bulabilir ve yapabilir. Söylenmek istenen bu.

Filmde Türkler ise Selçuklular üzerinden barbar ve bilim düşmanı olarak gösteriliyor. Oysa Avrupa hastane kavramını bilmez iken Selçuklular hakimiyeti altındaki toprakları şifahanelerle ve bimarhanelerle donatmışlardı. Anadolu'daki hastanelere göz atmak bile tek başına yeter. Kaldı ki Isfahan'ı alan Selçuklular değil Gazneliler. İslam Ansiklopedisi'ndeki İbn Sina maddesinde Gazneli Mesud'un şehri aldığı yazılı. Hoş Gazneliler de Türk ve de onlar da sanatkar ve medeni bir toplumdu. Bugün İran edebiyatının en önemli şairleri Gazneli saraylarında yetişti. Bu da bahs-i diğer, geçelim.

Müslümanlar hep kötü gösterilmiş

Filmde ikisi Müslüman dört öğrencinin adı var: Müslüman öğrencilerden biri isyancılarla birlikte hareket eden Yahudi düşmanı bir yobaz. Diğeri baba parasıyla okuyan kadın ve içki düşkünü bir sefih. Diğer ikisi ise biri Yahudi diğeri Hristiyan iki başarılı öğrenci. İbn Sina'nın ise Müslüman olduğuna dair en ufak bir işaret yok filmde.

Aşağılama Müslüman olduklarını iddia eden grubu şehri Sultan Mesud'a teslim ederken önünde secde etmeleriyle de devam ediyor. Filmde iyiler hep Müslüman olmayanlar arasından seçilmiş; Zerdüşt ihtiyar, Yahudiler ve Hristiyanlar.

Özetle bu film Ortaçağlarda Müslümanların Batı'da gelişen tıbba katkısı olmadığını göstererek hakikate takla attırmak üzere çevrilmiş, Ortadoğu ve Asya'daki terör örgütleri ile Müslümanları özdeşleştirmek üzere kurgulanmış.

Yapılacak iş daha iyisini çekip dünyaya göstermek. Aksi takdirde biz daha çok böyle yorumlar yazarız.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net