Taksim meydanının süsü: Taksim camii

93 Harbi'nden sonra Rusların Taksim'e bir kilise yapmak isteyince II. Abdülhamid de bir cami yapmaya karar vermesiyle gündeme giren Taksim'e cami inşâ edilmesi hikâyesi nihâyet gerçekleşti. 1878'te inşâsına karar verilen cami ancak 143 yıl sonra 2021 yılında yapılabilen caminin yapılmasında emeği geçenlerden, ilk düşünenden, yapanlardan, yaptıranlardan, vesile olanlardan, gayret edenlerden, en ufak katkısı bulunanlardan Allah râzı olsun. Göçenlere rahmet eylesin, kalanlara selâmet versin.

İşin tarihi ve siyasi tarafı bir tarafta dursun, meseleye bir başka zaviyeden bakmaya çalışacağım. Tabi, o konular da önemli ama benim için daha önemli olan yapılan işin güzel olması ve hep yapıldığı yere hem de yapanlara yakışması.

Bizde son elli yılda inşâ edilen camilerin mimarisi için maalesef pek iç açıcı şeyler söylenilemez. Bir ma'bede yakışacak güzellikle camiler inşâ etmeyi beceremedik uzun süre. Evlerimiz gibi camileri de kötü inşa ettik. Son zamanlarda ise güzel evler inşâ edildiği gibi güzel camiler de inşâ edilmeye başlandı. Taksim Camii'ne bu açıdan baktığımızda ise gelecek nesillere miras bırakılacak âbidevî yapılardan biri olmaya namzet gibi.

Henüz gidip görmedim ama görmek için can atıyorum. Sadece fotoğraflara bakarak ilk kanaatimi söyleyeyim: Meydanı tamamlayan, süsleyen ve heybet katan bir âbidevî bir yapı olmuş. Arsasının hem küçük hem de verevli olmasına rağmen yapılabilecek en uygun bina inşâ edilmiş. Üçgenin geniş tarafı, önünde maksem olduğundan, aşağıdan pek fark edilmiyor, ancak havadan yapılan çekimlerde görülebilecek durumda ve çekilen fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile merkezî kubbeyi taşıyan iki sütun ve sütunlardan yanlara doğru açılan altı revaklı üstü ahşap mahfil ve iki köşedeki kubbe ile muazzam görünüyor. İki sütun arasında ince, dar ve uzun pencerelerin verdiği yükseklik hissi, kubbe ve kubbeyi taşıyan kasnak ve pencereler ile âdeta bir köşkü andırıyor.

Caminin tam üstünden çekilen fotoğrafta kubbeler ile merkezî kubbeyi taşıyan altı sütunun giriş ve karşısına gelen taraflarda olanların birbirine bakışımlı (simetrik) olması ayrı bir uyum katmış. Merkezî kubbeden başka yanlardaki ikişer küçük kubbe, meydana bakan uzun cephenin iki yanında onlardan daha büyük iki kubbe ve minareler ile köşedeki kubbeler arasındaki daha büyük iki kubbe ile dört farklı büyüklükte kubbe âdeta gökteki farklı büyüklükteki yıldızları andırıyor. Kubbenin taşıyıcı sütun tepelerinin kubbeli yapılması diğer küçük kubbeleri tamamlayan bir unsur gibi. İki şerefeli iki minare ile de kompozisyon tamamlanmış.

Cami içinde ise ahşap duvar kaplamaları ve cam korkuluklar ile bir sıcaklık yakalanmış. Gün ışığını caminin içine boca eden dar ve uzun pencerelerin verdiği aydınlık haremi ferah ve iç açıcı bir hale getirmiş.

Hat ve nakış işleri

Bir cami için olmazsa olmaz kısımlarından biri de tezyinat ve hattır. Kubbe göbek yazısında Fatiha sûresi, haremi örten kubbenin kasnak kısmında Ali İmrân sûresinden âyetler ve caminin içinde orta kuşakta ise bizim "Amenerresulü" olarak bildiğimiz Bakara sûresinin 285-286. âyetleri, Haşr sûresinin "hüvellahüllezi" ile başlayan 20-24. âyetleri yazılmış. Caminin girişindeki kubbenin göbeğine İhlâs Sûresi, kubbenin kasnak yazısında Âyete'l-Kürsî, kıble kapısı üstünde ise gelenekte olduğu üzere Nisâ Sûresi`nin 103. âyeti, "inne's-salâte kânet ale'l-mü'mînîne kitâben mevkûtâ" yazılmış. İstiklâl Caddesi'ne bakan koltuk kapısının üstüne "Sabretmenize karşılık selâm size. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!" şeklinde meali verilen Ra`d sûresi`nin 24. âyeti yazılmış. Yazılan âyetlerin her biri dikkatlice düşünülerek seçilmiş.

Merkezî kubbeyi taşıyan sütunların arasına ise her camide olduğu gibi lafzatullah, Hz. Peygamber ve çehâr-ı yâr-ı güzînin isimlerinin olduğu bordo zemin üstüne sarı yazılı levhalar asılmış. Bu levhalar, caminin içine başka bir renk ve hava katmış. Bir de kubbenin nakış işi var. Tek kelime ile söyleyeyim, bayıldım. Gözü yormayan sadelikte ve incelikte nakşedilmiş. Hattatını ve nakkaşını tüm kalbimle tebrik ediyorum. Tüm bunları ise zemine serilen özel dokunmuş deve tüyü rengindeki halılar tamamlamış.

Nedense mihrap, minber ve kürsü için benzer duyguları hissedemedim. Beyaz mermer ve içinden gelen led ışıklar, diğer unsurlar kadar çekici gelmedi bana. Belki yakından görünce kanaatim değişir. O yüzden daha fazla söz söylemeyeyim.

Caminin yukarıdan çekilmiş genel görüntüsüne şöyle bir bakınca bazı açılardan tanıdıkmış gibi geliyor. Bir taraftan Süleymaniye gibi selâtin camileri andırırken öte yandan sütunlar, avludaki kubbemsi yapılar, dar ve uzun pencereler, kemerli pencereleri olan kubbeli altıgen yapılar ve içinde küçük kemerli üçlü pencereler, girişte uzanan sütunlar ile farklı mekânlarda gördüğüm birbirinden farklı mimarî yapılardan izler taşımakta. Dikkatlice bakıldığında geleneksel camilere hem benzeyen, hem de benzemeyen ama hiçbir şekilde gözü rahatsız etmeyen bir görüntüsü var.

Bu güzel caminin mimarları Şefik Birkiye ve Selim Dalaman'ı, hassaten tebrik ediyorum. Hattat Davut Bektaş ve Nakkaş Âdem Turan da tebrik edilmeyi hak ediyor. Önümüzde böyle bir örnek olduktan sonra kimsenin kötü cami binası yapmaya hakkı yok.

Son olarak belirtmek istediğim bir husus daha var. Böyle bir camiyi ancak büyük bir medeniyet ve kültür birikimine sahip toplumlar inşâ edebilir. Böyle bir kültür ve medeniyeti inşâ eden milletin mensubu olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek az.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net