Kızılbaş sûfîliği ne demek ola?

Bir önceki yazıdan sonra birkaç arkadaş ve okuyucunun, "Kızılbaş sûfîliği de nedir?" sorusuna muhatap olunca cevap vermek üzerime vâcib oldu.

Alevilikle ilgili tartışmalardan biri de Alevîğin ne olduğu meselesidir. Alevilik, bir tarikat mi, cemaat mi, din mi, mezhep midir? Yoksa bunlardan daha farklı bir inanç sistemi mi? Bu konuyu uzun zamandan beri düşünür, ancak Aleviliği nasıl tanımlayacağımı bilemezdim. Cevap verememenin nedeni ise günümüz Alevileri ile Alevi kaynakları arasında bir türlü kuramadığım ilgi idi. Rıza Yıldırım'ın her türlü takdiri hak eden son çalışması Menâkıb-ı Evliyâ'yı okuduktan sonra zihnimde taşıdığım bu sorunun cevabını da öğrenmiş oldum. Rıza Yıldırım'ın da ısrarla üzerinde durduğu ve en azından benim ilk defa duyduğum "Kızılbaş Sûfîliği" isimlendirmesi ile Alevîliğin bir tarikat olduğunu öğrendim.

Yıldırım'a göre, Kızılbaş sûfîliği, Safevî devletinin kurucu tarikatı Erdebiliyye ile Türkmen dindarlığının kaynaşması sonucu ortaya çıkan oluşum. Bu isimlendirme veya kavramın, Aleviliğe dair şu ana kadar gördüğüm en kapsayıcı ve açıklayıcı isim olduğunu söyleyebilirim. Ülkemizde özellikle çağrıştırdığı olumsuz anlamların etkisiyle kullanımı pek tercih edilmeyen Kızılbaş ile Buyruk'tan da anladığımız gibi her yönüyle tarikat özelliği gösteren topluluğa sûfîliğin ilave edilmesiyle üretilen ismi yerinde bulduğumu ifade etmeliyim.

Safevîlik, başlangıçta Sünnî bir tarikat idi

Yıldırım'ın mezkur eserinde cevabını bulduğum bir diğer soru, Erdebilî dergahının nasıl değiştiği ve dönüştüğüdür. Yıldırım'ın iki döneme ayırdığı Kızılbaş sûfîliğinin ilk dönemi, tarikat özelliğinin daha belirgin olduğu Şeyh Safî'den Şeyh Cüneyd'e kadar geçen dönemdir. Şeyh Cüneyd ile başlayıp Şah Tahmasb döneminde tamamlanan süre ise Kızılbaş sûfîliğinin teşekkül devri kabul ediliyor. Yıldırım, bu iki dönemin âdeta iki farklı tarikat gibi olduğunu söylerken haksız sayılmaz. Bu ayırımın nedenlerinden birinin de Osmanlı-Safevî çatışması olduğunu düşünenlerdenim.

Kızılbaş sûfîliğinin kurucu metni Buyruk'un müellifi ve Rıza Yıldırım'ın Kızılbaş sûfîliğini iki döneme ayırarak "ilk dönem sûfîliği" olarak adlandırdığı dönemin kurucusu Şeyh Sâfî, Halvetiyyenin iki kolundan biri olan, Erdebiliyye'nin kurucusudur.

Halvetiye silsilesi Anadolu'da ikiye ayrılır. İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin büyük halifelerinden Sa'deddîn-i Fergânî ile Halvetiyye silsilesi ve Safîyüddîn Erdebîlî ile de Safeviyye, bir diğer deyişle Erdebiliyye ve Bayramiyye silsileleri teselsül eder. Bayramiye, Hacı Bayram Velî'nin pîri olduğu koldur. Kızılbaş sûfîliğinin Halvetiyyeden neş'et ettiğini düşündüğümüzde, Erdebiliyyenin, dönemin Anadolu'sundaki diğer tarikatlardan farklı olmadığını söyleyebiliriz. Rıza Yıldırım'ın çalışmasında, özellikle Buyruk'un, yazıldığı dönemin diğer metinleri ile mukayese edildiği bölümde ortaya konulan benzerlikler bu görüşü destekliyor. Bu durumda Kızılbaş sûfîliğin, Erdebiliyyenin Şeyh Cüneyd ile değişmeye başlayan bir tarikat olduğunu ve Bektaşilîk dahil diğer tarikatlardan ayrıştığını söylemek mümkündür.

Alevîliğin temelini oluşturan Erdebîliyye ile Bayramiyye arasındaki bu tarihsel yakınlık ve benzerliğin, Bektaşîlikten daha fazla olması, tekrar edegelen birçok ezber düşünceyi sarsmakta. Anadolu'da gelişen İslâm inanç ve ibadet hayatını anlamak için bu iki kolu çok iyi incelemek gerektiğini söylemeliyim.

Günümüz Alevilerine Kızılbaş sûfîleri diyebilir miyiz?

Bu soruya cevap vermek kolay değil. Çünkü günümüzde Alevîler, benzer bir toplum değil ve farklı inançlara sahip birçok grup var. Dolayısı ile kesin bir cevap vermek mümkün görünmüyor. Ancak ben özellikle büyük şehirlerde ve Batı Avrupa'daki Alevî toplumların söylemlerine ve yaşantılarına bakarak Kızılbaş sûfîliğinden uzaklaştıklarını ve bu isimle anılamayacaklarını düşünenlerdenim.

Rıza Yıldırım'ın çalışmasında ileri sürdüğü iddialardan bir diğeri, Buyruk gibi metinlerin layıkı veçhile değerlendirildiği takdirde Alevilik araştırmalarında bir eksen değişikliğine gidileceğine olan inancıdır. Bu tür metinlerin Alevilik hakkındaki çalışmalara büyük katkı sağlayacağına inanmakla birlikte günümüz Alevî toplumlarında, özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirler ile Batı Avrupa'da örgütlenen Alevîler arasında bir ilgi uyandıracağına ve değiştireceğine olan inancımızın oldukça zayıf olduğunu söylemeliyim. Bu kadar siyasallaşmış bir toplumun Buyruk'ta anlatılan Aleviliği benimseyeceklerini ve kuralları uygulayabileceklerini düşünenlerden değilim.

Kaderin garip cilvelerinden biri daha burada karşımıza çıkmakta. Kızılbaş sûfîliğinin teşekkül ettiği topraklardan, zaman içinde devletin Şiileşmesi sonucu barınamayıp hayatları boyunca mücadele ettikleri Osmanlı topraklarına göç etmesi ve burada yaşaması kaderin garip bir cilvesi değil midir sizce de? Yine kaderin garip bir tecellisi olsa gerek, Cumhuriyet döneminde de Kızılbaşlar, belki sonuçlarının bu şekilde tecelli edeceğini bilmeden hızla ve bile isteye sekülerleştiler ve Kızılbaş sûfîliğinden iyice uzaklaştılar. Bu sefer gidecekleri bir Osmanlı toprağı da yoktu ve maalesef artık Kızılbaş sûfîliğini yaşayanlar azınlıkta kaldı. Günümüzde Alevilerin kahir ekseriyeti Buyruk'ta anlatılan Kızılbaş Sûfîliğinden iyice uzaklaştı. Korkarım böyle giderse dünyadaki değişim ve dönüşüme bağlı olarak dijital teknolojinin ve sosyal medyanın da katkısı ile çok uzak olmayan bir gelecekte tarih içinde yaşamış ve bitmiş tarikatlardan biri olarak anılacak.




Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Âteşest în bang-i nây u nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.

Beytin manası şöyledir: Bu neyin sadâsı ateştir, yel değildir. Yani yel ise de ateş gibi yakıcıdır ve aşkta tesiri vardır. Neyin sadâsı görünüşte üflemekten hâsıl olmakla yel olarak ortaya çıkmış ve sese dönüşmüştür. Yani şu neyin sesi ateştir, heva değildir. Her kim ki bu ateş olmazsa, yok olsun.

Neyin sesi değildir dinleyenleri ağlatan. Neyzenin hazin ve ateşli hissiyatıdır. Neye benzeyen mürşid-i kâmili söyleten de heva ve hevesleri değil, kalbinden fışkıran ve maşuk-ı hakikinin başkasını yakıp bitiren aşktır.

Hiç değil feryâdıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak!

Benim sırrım feryadımdan uzak değil. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yok. Sır Hz. Mevlana’nın latif ruhları, nale ve feryad İlahî sırlar ve Rabbanî hakikatlere dair sözler. Göz ve kulak bedenimizdeki göz ve kulaktır.

Mevlana hazretleri “benim sırrım, benim feryad u figanımdan ayrı değildir. Ancak onu duyacak kulak görecek göz yok” buyuruyor. Demek ki gözümüzün önünde cereyan ettiği halde göremediğimiz bazı hakikatler var. Ney nasıl neyzenin ağzından çıkan nefesi sese dönüştürüyor ise sırrım da feryad ve figana dönüştürüyor. Neyzenin nefesi nasıl sesin içinde ise benim sırrım da feryadımda saklı.

Her suret, gördüğümüz her şey, şekil, biçim her ne ise, bir sırla ve bir hakikat ile ayakta durur. Allah Teâlâ’ya Kayyûm denilmesinin nedeni budur. Kayyum, Esma-ı Hüsnâ’dan ve “her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” anlamına geliyor. Kayyûm hem süreklilik hem de mübalağa ifade eder. Bu da her şeyin başlangıçta var olması, mevcudiyetini sürdürmesi ancak Allah’ın yaratması, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Dolayısıyla var olan her nesnenin, her varlığın ardında onu ayakta tutan Kayyum olan Allah’tır.

ismailgulec.net