Cemaatleri nasıl denetleyelim?

Son günlerde okurken insan olmaktan utandığımız haberlerden sonra neler yapılması gerektiği tartışılmaya başlandı. İleri sürülen tekliflerden biri de meclis-i meşayih benzeri bir kurumun ihdas edilmesi idi. Kanuni olup olmadığı tartışmasına girmeyeceğim, onu hukukçular tartışsın. Ben 19. Asırda bu konuda alınan önlemleri hatırlatmaya çalışacağım.

Devlet ile tarikatlar arasındaki ilişki çok köklü ve derin bir sorundur. Bu konuda yapılmış birçok akademik çalışmanın olması bile meselenin ciddiyetini ifade etmek için tek başına yeter. Özellikle Anadolu'ya geldiğimizden itibaren devletin zayıfladığı anlarda ortaya çıkan siyasi figürlerin iktidarı ele geçirmek için tarikatları birer güç olarak görüp desteklerini almak istemeleriyle güçlenen yapılar zamanla devleti tehdit eder duruma gelmiş, yönetime talip olmuşlardır. Selçukluların yaşadığı acı tecrübeler, Osmanlıların döneminde de devletin aklından hiçbir zaman çıkmamış, kendisini sürekli önlem almak zorunda hissetmişlerdir.

Osmanlılar ilk dönemlerde kimi tarikatların tehdit unsuru olduğunu düşündüklerinde tedbirler sultan ve sadrazam tarafından alınırken 19. Asra gelindiğinde bu denetlemeyi kurumsal bir yapıya büründürmek istemiş ve kanunlar çıkarmıştır.

İlk önlem: 1812 Fermanı

Alınan ilk önlem 1812'de çıkarılan fermandır. 1812 yılında çıkan fermanla tekkeler idari yönden şeyhülislamlığa, mali yönden de Vakıfların denetimine girer. Aynı tarikata mensup tekkeler de İstanbul'daki asitanelere bağlanır. Her asitane ise kendisine bağlı zaviyelerden sorumlu tutulur. Zaviyelere asitanenin onayı alınmadan şeyh atanmaz ve asitane şeyhleri de şeyhülislamlık tarafından onanır. Böylece tüm tekkeler dolaylı yoldan şeyhülislamlığa bağlanmış olur.

Zaman zaman kimi şeyh efendiler sapkın inanışlara sahip olduğunu düşündükleri şeyhleri İstanbul kadılığına şikâyet etmiş, durumu yerinde incelemek ve iddiaların doğruluğunu ispat etmek için görevlendirilen şeyhlerin bazıları denetlemeleri abartıp görev ve sorumluluklarını aşınca denetleyici sayısı sınırlandırılıp üçe düşürülür.

2. Önlem: Meclis-i Meşayih kuruluyor

Tekkelerin denetimi için atılan ikinci adım 1866 yılında Meclis-i Meşâyih'in kurulması oldu. Devlet, özellikle Bektaşi tekkelerinin kapatılmasından sonra yaşananlarla tekkeler konusunda devamlı bir arayış içinde olur. Tekke sayısının fazlalığı meşihatta sadece onlarla ilgilenecek bir birim kurulmasını düşündürür. Tekkeleri denetlemek ve idarî işlerine bakmak üzere 1866'da şeyhülislâmlığa bağlı bir kurum ihdas edilir. O döneme kadar tarikatları, tekkeleri ve gelirlerini denetleyen düzenli bir örgüt yoktu. Asayişi ihmal eden veya bozan bir durum olduğunda bulunulan yörenin kadısı müdahil olur ve gerekli tedbirleri alırdı. İstenilmeyen kişilerin şeyh olması durumunda ise padişah veya şeyhülislam tarafından başka birinin şeyh olarak atandığı da olurdu.

İlk mecliste beş üye vardı. Başkanı Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Osman Selahaddin Dede idi ve ondan başka beş farklı tarikatten beş şeyh efendi daha seçilmişti. Daha sonra bu sayı altıya çıkarıldı ve başkanın tarikati Mevleviyye yanında Sa'diyye, Kadiriyye, Sünbüliyye, Halvetiyye, Rıfaiyye ve Nakşibendiyye'den birer temsilci seçildi. Üye sayısı zamanla bazen azaldı, bazen çoğaldı. İstanbul'da asitanesi olan tarikatların şeyhleri genellikle üye olurdu. Kapanmadan önce ise bir başkan ve yedi üyeden oluşuyordu.

Her tarikat kendi aralarında gizli oyla seçecekleri iki üye ile kendi zaviyelerini denetliyordu ve merkez tekke zaviyeleri denetlerdi ve devletin muhatabı olurlardı. Her tarikat senede bir defa tüm şeyhlerin ve halifelerin listesini meclise bildirmekle mükellefti.

Tarikat pirinin yani kurucusunun türbesinin olduğu tekke, merkez tekke yani asitane kabul edilirdi. Bir dergahın şeyhi vefat ettiğinde şeyhlik görevi için meclise müracaat edilir, gerekli şartları taşıyorsa atanır, layık görülmüyorsa reddedilir, halifelerden uygun olanı şeyh olarak kabul edilirdi. Tek istisnası Konya idi ve Mevlevilikte şeyhlik makamı olan Çelebiliğe atama şeyhülislamın teklifi ile padişah tarafından yapılırdı.

Bu sistem devletin kendisi ve toplum için uygun görmediği kişilerle sapkınların şeyh olmalarının önünü kapatıyordu.

Meclis-i Meşayihe seçilen isimlere bakıldığında hepsinin aynı zamanda ilim sahibi oldukları görülür. Ancak çok az da olsa bu meclisin mehabetine yakışmayacak davranışlarda bulunan, şahsi ikbali için mevkiini kullanma hevesi güdenler görülmüş ve görevden uzaklaştırılmıştır. Suiistimali görülen veya görevini ihmal eden şeyh efendilerin de görevden alındığı olurdu.

Meşihat meclisi başka birini atarsa ne olurdu?

Çok nadir de olsa meclisin atadığı şeyhi müritlerin ve diğer halifelerin kabul etmediği olurdu. Mesela İsmail Ağa cemaati lideri Mahmut Efendi'nin de hocası olan Ahıskalı Haydar Efendi'nin başından böyle bir olay geçer. Şeyhi Ali Rıza Efendi'nin ardından posta oturur ancak meclis-i meşayih bir başkasını atamıştır. Ali Rıza Efendi'nin Haydar Efendi'yi halife bıraktığını söyleyen müritler bu kararı kabul etmez ve birkaç sene sonra meclis Haydar Efendi'nin şeyhliğini kabul etmek zorunda kalır.

Bunun yanında meclis tarafından tayin edildiği halde kabul etmeyenler de oluyordu. Melami şeyhlerinden Kemâlî Efendi kendisine teklif edilen tekke şeyhliğini kabul etmeyip şeyhine hizmet etmeyi tercih etmişti.

Cumhuriyet dönemi yöneticileri de Selçuklulardan Osmanlılara tevarüs eden tarikatları kontrol etmeyi sürdürdü ve sorunun çözümünü artık bir işlevi kalmadığını düşündüğü tekkeleri kapatmakta buldu.

Peki biz ne yapabiliriz?

Son olaylardan sonra gündeme Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Meclis-i Meşayih'e benzer bir kurum kurulması teklif edildi. Böyle bir birim mi kurmalı yoksa başka çözümler mi aramalı? Konu derin ve bir sonraki yazıda tartışmaya devam edeceğiz.





Bu yazıyı, Facebook'ta paylaşayım...

Bu yazıyı, Twitter'da paylaşayım...

Bu yazıyı, LinkedIn'de paylaşayım...

Bölümler

Yazılarım

Yazılarımı okuyabileceğiniz sayfadır.

Kitaplarım

Kitaplarımı görebileceğiniz sayfadır.

Akademi

Akademik çalışma, tez, makale ve sunumlarımı görebileceğiniz sayfadır...

Basında

Basındaki haberleri görebileceğiniz sayfadır...

Etkinlikler/Takvim

Tüm etkinlik, toplantı ve konuşmalarımın haberini takip edebileceğiniz sayfadır.

Videolar

Şikayet etmek ve ayrılıklar üzerine

Şikâyet sözlüklerde durumundan memnun olmayıp yakınma veya başına gelen bir dertten sızlanma: Bir kimsenin yaptığı haksız veya kötü işleri yazılı veya sözlü olarak bildirip çâresine bakılmasını isteme şeklinde tarif edilir. Bu günlük hayatta sıradan insanlar için geçerli olan anlamı. Hak aşıklarına göre gafillerin ve cahillerin halidir.
Burada anlatılan şikayet böyle bir şikayet değil.
Hak aşıkları sevdiklerinin huzuruna sadece ihtiyaçlarını söylerler, zayıflıklarını ifade ederler. Yoksa arzu ve istekleri, kaderin sırrından habersiz ve marifet süsünden yoksun cahillerin lisanı olan şikâyet etmek değildir. Çocukların şikayeti gibi düşünün.

Mesnevi neden dinle ile başlar?

Kuran “Oku” diye başladığı için Mesnevi de “dinle” diye başlar.
Neyi dinleyeceğimiz sorusunun cevabı ise Hz. Peygamber’e okuması söylenenleri.
Yani Mesnevi Kuran ve hadislerin yorumlarından başka bir şey değil.
Terbiyenin ilk şartı dinlemektir. Okullarda dinleme önemlidir.
Çocuk anne karnında iken dinlemeye başlar. Bebekken de dinlemeye devam eder. Ninniler dinler, masallar dinler.
Tasavvufta da ilk emir dinlemektir. Konuşmak kolay dinlemesini öğrenmek zordur.

Dinlemenin şartı konuşmamaktır. Konuşan biri dinleyemez. Arasında fark vardır.
Dinlemek ve duymak arasında da fark vardır. Dinlemek bilinçli yapılan duymaktır.

ismailgulec.net