is.jpg

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

273 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 46

Dün 84

Haftalık 869

Aylık 1626

Tüm Zamanlar 290425

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Eski ismi Kazafana olan Ozanköy, Girne’nin 5 km doğusunda yol üzerinde şirin ve güzel bir köy. 1974 yılına kadar Rumlarla Türklerin birlikte yaşadığı bir köy olan Ozanköy'ün nüfusu yaklaşık 3.800 ama yazları bu nüfus on bini aşıyor.

Ozanköy’ün küçük bir camii var. Minaresi, çatısı, pencereleri, kapısı, avlusu, avlusundaki mezarları ile görülesi bir yer. Kıbrıs’a has mimari özelliklerin hepsini görebileceğiniz camii avlusunda camiin girişinin iki yanında adeta bir bekçi gibi bekleyen iki mezar var. Sağ tarafta küçük ve sevimli, sade mezar taşlı olanı Altunizade İsmail Ağa’ya, sol tarafta olan ise Mesut Efendi’ye ait. Özellikle Mesut Efendi’nin mezar taşı benzerlerini Eyüp Mezarlığında görebileceğimiz kadar güzel. Hem Altunizade hem İsmail’i görünce dikkatimi çeken mezarın taşları ise sade. Cami avlusunda olduğu için olsa gerek dikemedikleri serviyi ayak tarafındaki taşın üzerine çizmişler. Eğer yanlış değilse gördüğüm bir kaynakta bu iki mezarın baba-oğula ait olduğu yazılı idi. Baba Altunizade İsmail Ağa ve oğlu Mesut Efendi. Zengin bir aile imişler ve çevreye yaptıkları yardımlarla bilinirlermiş. Hem hayırsever olup hem de mezarları camiin hemen girişinde olması camiin yeniden yapanların veya tamir ettirenlerin bu aile olduğunun kuvvetli bir işareti olsa gerek.

Cuma, 16 Mart 2018 07:09

Ağırdağ’ın Sakallı Dede’si

Yazan

Ağırdağ Girne’ye bağlı Girne Boğazı'nın yaklaşık 1.5 km batısında, dağın ova tarafına bakan eteklerinde kurulmuş 400 civarında nüfusu bulunan bir Türk köyü. Bu köyde de Sakallı Dede adında bir şehida var.

Sakallı Dede, köyün içinde, daracık bir sokak ortasında uzaktan bakıldığında bir fırını andıran küçük bir kümbet. Yanıbaşındaki ev ile arasında bir metre var, yok. Sokak ortasında olduğu için araba geçişlerine mâni oluyor. Anladığım kadarı ile köylüler arasında eskisi kadar değer verilmiyor. Muhtemelen bir sonraki sokak düzenlemesinde gider. Zaten bu haliyle de ne olduğu pek anlaşılmıyor.

Arapça bir darbımesel var: Vâfaka şenne tabaka. Vâfaka uygun düştü, münasip anlamında. Şenn ise küçük su kırbası anlamına geliyor ve erkek ismi. Tabaka’nın bir çok anlamı var. Burada kullanılan anlamı kapak anlamında. Aynı zamanda bir kız ismi. Kap kapağını bulmuş diye çevirebiliriz. Türkçede tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş diyoruz biz. Hikayede ise Şen ile Tabaka birbirine uygun iki çift oldu, şeklinde geçiyor

Darbımesel her ne kadar Arapça olsa da biz de kullanmışız. Nedim’in;

Alıcak hükm-i kifâetle arûs-ı dehri
Tâk-ı gerdûna yazıldı mesel-i vâfaka şen

(Zaman gelini ile evlenmeye layık olduğu hükmü felek takına vâfaka şenn darbımeseli gibi yazıldı. )

Beytindeki gibi birçok şairin şiirinde geçmesinin yanısıra Nâimâ tarihinde;

Cinci lakabıyla şöhret olan Hüseyin Efendi, Karaçelebizade Mahmud Efendi’ye damad olunca vâfaka şenne tabaka meselinin mazmûnu zuhûr etdi.

Olduğu gibi birçok metinde de geçer.

Peşpeşe sayılabilecek bir zaman diliminde önce Buğday, ardından da Labirent’i seyredince sanki aynı filmin iki farklı versiyonunu seyretmiş gibi oldum. Buğday hakkındaki görüşlerimi daha önceden yazmıştım. Labirent’i de seyredince gördüğüm benzerlikleri sizlerle paylaşmak istedim.

Buğday, malum Semih Kaplanoğlu’nun dünyanın büyük sorunları içinde debelenen insana kurtulmasının ancak kendini bulmasıyla mümkün olduğunu gösteren filmi.  İki temel sorun üzerine inşa etmiş filmini Kaplanoğlu. Çevre ve insan, acaba mikro kozmos ve makro kozmoz mu demeliyim! Acaba bu iki sorun  birbirinden ayrılabilir mi? Ayrıntıları daha önce yazdığım için burada girmeyeceğim. Dolayısıyla bu yazıyı okuyacaklara ilkini okumalarını da tavsiye ederim.

Pazar, 04 Şubat 2018 15:11

Nefes olmadan buğday da olmaz

Yazan

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini çok istememe rağmen ikinci haftanın sonunda vizyondan kaldırıldığı için seyredememiştim. Nihayet seyredebildim. Peşinen söyleyeyim, seyretmeseydim benim için eksiklik olurdu, bu bir. Filmi çok değerli bir deneme olarak gördüm ve genel olarak beğendim, bu da iki.

Semih Kaplanoğlu’nun bu filmi hakkında günlerce konuşulabilir, kitap yazılabilir, tezler hazırlanabilir. Muhteva bu kadar zengin olunca hakkında çok yazılıp çizilmesi de normal. Ben de tekrara düşmeden yazmaya çalışacağım.

Galasının Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılması tartışmaları farklı bir mecraya taşısa da zamanla normalleşti ve film üzerine yoğunlaştı. Filmim distopik olup olmaması, Tarkovski sinemasına öykünmesi, filmdeki göndermeler, modern insanın bunalımına önerdiği çözüm bakımından medyada epeyce tartışıldı. Eleştirileri ikiye ayırmak mümkün. Biri film  üzerine, diğeri ise Semih Kaplanoğlu’nun filmde sunduğu reçete üzerine. Eleştirmenler durdukları yere, temellük ettikleri politik ve ideolojik görüşlere göre beğeniyorlar veya eleştiriyorlar. Film hakkında genel kanaat Semih Kaplanoğlu ile aynı dünya görüşüne sahip olmayan eleştirmenler arasında bile başarılı olduğu yönünde. 

Çarşamba, 31 Ocak 2018 21:35

Şol yel esip geçmiş gibi

Yazan

Yunus’u bilmeyenimiz yoktur. Sevmeyenimiz de yoktur. O bizim Yunus’tur. Onun sözleri asırlardan beri bizim dilimizi süsler, zenginleştirir ve onun sözlerini çığırırız. İlahi deyince akla hemen onun adı gelir. Nerede güzel bir ilahi duysak ona yakıştırırız. Güzellik onun şiirlerinin diğer adıdır.

Yunus, insana dair ne varsa hepsini terennüm etmiştir, dile getirmiştir, kağıda dökmüştür. O yüzden insana dair ne ararsanız onun şiirlerinde bulursunuz. Şefkat, hasret, özlem, sabır, acı, keder, sevinç. Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Çünkü o kamildir ve insana ait her türlü hissiyatı bilir ve anlatır. Hissiyatı bildiği gibi insan tiplerini de bilir. O, fakiri de bilir, zengini de. Yaşlıyı da bilir genci de. Mutluyu da bilir bahtsızı da. Sarhoşu da bilir, zahidi de. Mütekebbiri de bilir, mütevaziyi de. Kıskananı da bilir, kıskanılanı da. Dini de bilir, tarikatı da. Hocayı da bilir talebeyi de. Dervişi de biliri şeyhi de. Kulu da bilir, sultanı da. Dervişliğin başını da bilir sonunu da. Çünkü o kamil bir mürşiddir. O gerçek tasavvuf konusunda söylenmesi gereken ne varsa hepsini söylemiştir. Onun kadar tevhide ve irfana dair söz söyleyen yoktur. Onun söylemeyip kendisinden sonra gelenlerin söylediği yeni hiçbir şey de yoktur.

Bursevî onun son zamanlarda yetişen mutasavvıfların sonuncusu olduğunu söylerken çok haklıdır. Ondan sonra birçok kamil mürşit gelmesine rağmen onun gibisi gelmedi. Herkesin ve her kesimin sevdiği bir başkası yok neredeyse ondan sonra.

Cumartesi, 13 Ocak 2018 20:15

Yardımcı Doçentlik ve Doçentlik üzerine

Yazan

Malum, Cumhurbaşkanımız geçen Cuma günü (12 Ocak 2018) Marmara Üniversitesi’nin 135. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada yardımcı doçentlik ve doçentlik ile ilgili düzenleme yapılacağını söyledi. Ardından YÖK yapılacak değişiklikler hakkında bilgi veren bir açıklama ile yardımcı doçentliğin kaldırılacağını, mevcut yardımcı doçentlerin doktor öğretim üyesi kadrosuna geçirileceğini ve öğretim üyesi statüsünde olacaklarını ve o statünün de yardımcı doçentlik gibi geçici kadro olacağını açıkladı.

Doçentlik için ise dil sınavı ve sözlü sınavın kaldırıldığını, dil barajı ile diğer şartların üniversitelere bırakıldığı açıklandı. Aday isterse mülakatı ÜAK’tan da alabilecek. İşlem ve hukuk açısından bir fark olmayacak yapılan açıklamadan anlaşıldığı kadarı ile. Yine derse girecekler, sözleşmeli olacaklar, öğretim üyesi sayılacaklar. Tez yönetme ve lisansüstü ders verme konusu biraz muğlak. Sanırım zamanla o konu da vuzuha kavuşur.

Yapılan değişikliklerin yardımcı doçentleri hayal kırıklığına uğratma ihtimali olduğunu, kimilerinin bu durumu tenzil-i rütbe olarak değerlendirmeleri mümkün. İçlerinde doğrudan doçent kadrosuna atanacaklarını düşünenler, bunu teklif edenler olmuştu. Ayrıca yardımcı da olsa doçent ünvanını kullanmaktan hoşlananlar da vardı. Sanırım böyle düşünen arkadaşlarımız alınan bu kararlardan pek memnun kalmayacaklar. Bu tür bir değişikliğin özellikle yardımcı doçentleri ve doktorasını yeni bitirenleri pek tatmin etmeyeceğini ve kısa bir süre sonra eski statüyü ister duruma gelirlerse şaşırmayacağım.

Malum, kimi hocaefendiler televizyonlarda, radyolarda günde şu kadar şu duayı edersen şöyle olur, şunları yaparsan böyle olur, türünden kurdukları cümlelerle kendilerini dinleyenlere vaaz u nasihatte bulunuyorlar. Bir kısım ilahiyat hocaları da çıkıp bunları eleştiriyorlar, anlattıkları şeylerin doğru olmadığını hatta dinde yeri olmadığını söyleyerek eleştiriyorlar. Bu sefer karşı taraf da onlara ahir zaman uleması diyerek eleştiriyor. Bir kesime de eğlence çıkıyor tabi ki. Tarafları kızıştırdıktan sonra ellerinde patlamış mısır, atışmaları ve çatışmaları komedi filmi seyreder gibi gülerek  seyrediyorlar.

Bu tartışmaların bir faydası olur mu, bir hakikat çıkar mı diye düşünmeyin, ne faydası olur, ne de bir hakikat çıkar. Laf kıtlığında asma budamaktan başka bir şey değil konuşulunlar, boş lakırdı.

Peki Allah için ibadet nasıl olmalı?

Söylemesi çok basit: Aşkla ve şevkle. Can u gönülden istemekle ve samimi amelle. Ne demek istediğimi iki örnekle açıklayayım.

Yaşını başını almış bir ihtiyar evin damında namaz kılarmış. Derken sevgilisini görmek için dama çıkan bir genç ihtiyarın önünden geçmiş. Adam çok kızmış ve gence dönerek çıkışmış:

Pazar, 07 Ocak 2018 15:07

Arif ne kadar arif?

Yazan

Arif V216 filmi üzerine

Cem Yılmaz’ı beğenmek için bir çok neden sayabilirim ama iki neden diğerleri arasında öne çıkıyor. İlki bizim yaş grubunun meşhurlarından olması, ikincisi de kabalığın ve bayağılığın komedi olarak sunulduğu bir devirde zekayı ve ironiyi mizaha sokması. O yüzden ne zaman bir Cem Yılmaz filmi olsa fırsat düşürür, giderim.

Cem Yılmaz belki sinemacı olarak bilinen birçok kişiden daha fazla filmde oynamıştır ama onun adı geçtiğinde akla ilk gelen modern meddahlık dediğimiz stand-upçılığıdır.  Onun bu şekilde şöhret olması filmlerinin geniş bir kitleye ulaşması bakımından avantaj gibi görünmekle birlikte insanları beklentiye sokması ve tek kişilik gösterilerindeki performansını görecekleri düşüncesi içine itmesi de şansızlığı oluyor zannımca. Seyrettiği filmlerdeki  kötü karakterleri dışarıda gördüğü zaman dövmek isteyenlerin bolca olduğu canım ülkemde bu durum Cem Yılmaz’ın trajedisi olsa gerek.

Filmi benim için seyredilmeye değer hale getiren bir özelliği daha var: İstanbul’da geçmesi. Yaşlanıyor muyum, bilmiyorum ama sadece eski İstanbul var diye  kötü filmleri bile seyrediyorum. Bu filmde de Yedikule ve Beyoğlu vardı. Elimde imkan olsaydı İstiklal Caddesi ve Yedikule sokaklarının geçtiği sahneleri durdurur, tekrar seyrederdim.

Salı, 02 Ocak 2018 21:24

Meşhed: İran’da kutsal bir şehir

Yazan

Bugünlerde Meşhed adını sık duyar olduk. İran’ın başını ağrıtan ve epeyce bir süre de ağrıtacak gibi duran sokak hareketleri ilk olarak Meşhed’de başladığı için haberlerde sık geçmeye başladı. Geçen sene görme fırsatı bulduğum halde bir türlü anlatamadığım bu şehri yılbaşı münasebetiyle biraz zaman bulunca oturup yazdım.

Horasan eyaletinde yer alan Meşhed, İran’ın ikinci ve en önemli büyük şehri. Onu önemli yapan on iki imamdan sekizincisi İmam Rıza’nın burada medfun bulunması. İmam Rıza’dan sonra şehir gelişmiş, büyümüş, yüzyıllardır Tus olarak bilinen ismini bile değiştirip İmam Rıza’nın şehit edildiği yer anlamında Meşhed olmuş.

Abbasi halifelerinden Me’mun, birlikte gittikleri Merv’den dönerken İmam Rıza’nın Tus’a vefat etmesi ve buraya defnedilmesi ile başlıyor Meşhed’in hikayesi. Me’mun’un babası Harun Reşid de Tus’ta vefat etmiş ve defnedilmişti. Me’mun İmam Rıza’ya olan hürmetini göstermek için onu babasının yanına defneder. Daha sonra türbelerin yanıbaşına Horasan bölgesinin en büyük camii inşa edilir.

Halife Me’mun İmam Rıza’yı o kadar severmiş ki kızını verip damat yapmış kendine. Bununla da kalmamış kendisinden sonra halife olması için veliaht tayin etmiş. Ancak henüz elli yaşında iken Tus’ta aniden rahatsızlanarak vefat etmesi tartışmaları da beraberinde getirmiş doğal olarak. Cenaze namazını da Me’mun kıldırmış. Ne kadar garip, bugün savaşın eşiğine gelen iki ülkenin büyük olarak kabul ettiği iki büyük insan, Sünni Halife Harun Reşid ile Şiiler için çok değerli olan imam aynı yerde defnedilmiş.

........Kitaplarım........

 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç