is.jpg

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

254 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 47

Dün 84

Haftalık 870

Aylık 1627

Tüm Zamanlar 290426

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

İslâm coğrafyasında tanınmış şahsiyetlerin mezar anıtları türbeden başka “kümbet, makam, meşhed, buk‘a, darîh, kubbe, ravza” gibi adlarla da anılmıştır. Bu adlandırmalar genellikle yapının ait olduğu kişinin makam ve mevkii, mensup olduğu sosyal, dinî ve siyasî zümre, ayrıca yapının mimari özelliğini yansıtmakla birlikte birbirinin yerine de kullanılmıştır. Kıbrıs’ta daha çok türbe kullanılmıştır. Günümüzde sıradan insanlar için verilen gazete ilanlarında bile mezar için türbe tabiri kullanılmaktadır.

İnsanın fıtratında olan ve ilkel kavimlerden günümüze kadar her toplumda görülen doğaya saygı duyma ve bazı nesneleri kutsallaştırma özelliği din ile birlikte dince ulu kişilere yönelmiş ve özellikle şehitlik ve erenlik makamı üzerinde temerküz etmiş ve şehitler devam ettikçe de sürmüştür.

Yatırların ve türbelerin birtakım özellikleri vardır. Bunlardan biri insanların bulundukları yerlerde güvenli bir şekilde yaşamalarını sağlamalarıdır. Çünkü bölgede oturan insanlar başlarına bir şey geldiğinde veya birileri saldıracak olduğunda orada bulunan azizin veya ermişin onları savunacağına inanırlar.

Bunun yanında insanlar zaman zaman kendilerini çaresiz ve zayıf hissedip sığınacak bir liman, tutunacak bir dal ararlar. Böyle durumlarda akla gelen ilk yerler türbelerdir. Normal zamanlarda ise Tanrı’ya ulaşmak için bir aracı olarak düşünülür bu şehidalar. Kutsal kabul edilen mekanlarda edilen duaların kabul edileceğine inanılır.

Pazartesi, 04 Haziran 2018 15:32

Ahlat Ağacı: Beyaz perdeye yazılan kitap

Yazan

Aylardan ramazan günlerden de pazar olunca insanın yapacağı işler sınırlı oluyor doğal olarak. Ne yapacağımı düşünürken gördüğüm bir haber üzerine kalktım, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun bir aradan sonra çektiği filmi izlemeye gittim. İzlenimlerimi de sizinle paylaşmaya karar verince de günü tamamlamış olduk.

Önce şunu belirtmeliyim. Biliyorum, bu tür yazılarda önce film özetlenir, ouncular ve rolleri hakkında bilgi verilir  ve olaylara geçilir. Kısa bir araştırma ile yazacaklarımdan çok daha fazlasını bulacağınız için o bahislere girmeyip filmde dikkatimi çeken hususları sizinle paylaşacağım.

Film çok uzun. 11’de başladı ve 14.15’te bitti. Üstelik aksiyon sahneleri de yok, hareketler durağan, konuşmalar bol ve uzun, neredeyse hiç  müzik yok. Böyle anlatınca siz filmi seyrederken sıkılıp çıktığımı düşünebilirsiniz. Öyle yapanlar olmuş. Ama benim filmi yarıda bırakıp çıkasım hiç gelmediği gibi canım da sıkılmadı. Keşke dedim, bazı sahnelerdeki duyguyu aktarırken müziğin büyülü gücünden de yararlansaydı. Filmi izlerken zaman zaman yoran bir çekim tekniği kullanılmış. Kahraman sabitken çevre hareketli gibi algılanıyor. Başım dönüyormuş gibi hissettim ve o şekilde çekilen sahneler gözlerimi yordu.

Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde edebi sanatlarla ilgili dersleri genellikle Eski Türk Edebiyatı kürsüsü hocaları verir ve bu iş adeta onların işi görülür. Bir yönüyle makul ve haklı bir durum. Ancak eksik. Bir yerde şiir varsa orada mutlaka edebi sanatlar vardır. Şiir dediğimiz şey bir şeyi bir şeye benzetmekten başka bir şey değil. Şairler içinde bulundukları halleri ifade ederken rastgele kelimeler seçmezler. Aralarında ses ve anlam ilişkisi olan kelimeleri arar, bulur ve kullanırlar. Bunlar da cümleleri dizelere dönüştürür.

Yeni şiirde edebi sanatların üzerinde pek durulmaz ve açıklamalarda ondan yararlanılmaz. Oysa yeni şiirler de en az Divan şiiri kadar zengin malzeme içerir. Ne demek istediğimi söz oyunlarından arınmış yalın bir dili olduğu söylenen Melih Cevdet’in on iki bölümden oluşan ve bir yolculuğun anlatıldığı Karacaoğlan Üzerine Çeşitlemeler adlı dizi şiirinin sekizincisi üzerinden göstermeye çalışacağım. Melih Cevdet, her ne kadar teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur diyen Garip akımının başlangıçta temsilcisi olsa da böyle pür sanat bir şiir yazması konuşulması gereken bir konu gibi duruyor.

Cuma, 25 Mayıs 2018 18:42

Okunmayan sadece sala mı?

Yazan

Son yıllarda eski gelenekleri ihya etmeye başladık. Bunlar arasında çocuklara ve toplumlara yönelik olanların yanı sıra dini hayata dair olanlar da var. Gerçi televizyon ve internet alışkanlıklarımızı biraz değiştirdi. Mukabeleleri sahurdan sonra camie gidip namazı beklerken yapanlarımız azaldı, evde televizyonlardan takip edenlerimiz çoğaldı.

Bazı geleneklerimizi ise evde yapmamızın imkânı yok. İyi ki de yok, onları da evlerimizde yapardık, emin olun. Ramazan’da Enderun usulü teravih kılmak mesela. Birkaç seneden beri duyduğumuz ve gördüğümüz bu usul genel kabul gördü ve yaygınlaştı.

Ramazan geleneklerinden biri de sahurda sala vermek idi. Benim çocukluğumdan aklımda kalan Cuma ve bayram salaları da var. Daha önceleri Perşembe akşamları yatsı namazlarından önce de sala okunurdu. Bir de bazı mübarek gün ve gecelerinin akşamı.

Cuma, 04 Mayıs 2018 14:18

Gençler Deizme neden ilgi duyuyor?

Yazan

Son zamanlarda gençlerin din ile ilişkisi üzerine gazetelerde haberler çıkmaya başladı. İmam-hatip ve ilahiyat öğrencileri arasında bile deizme ilgi duyan ve deist olduklarını söyleyen gençler olduğuna dair haberler sıkça çıkmaya başlayınca köşe yazarları, televizyon yorumcuları, gazeteciler, ilahiyatçılar, sosyologlar, siyasetbilimciler yorumlar yapmaya başladılar ve nedenlerini, sonuçlarını tartıştılar, tartışıyorlar. Seçim sath-ı mailine girilince tartışmalar hafifledi ve gündemden düşer gibi oldu. Ama benim gündemimden düşmediJ

Deizmin sözlüklerdeki tanımı şöyle: Herhangi bir dîne mensup olmaksızın Tanrı’nın varlığını ve O’nun kâinâtı yarattığını kabul eden görüş, yaratancılık, ilâhiye. Yani Allah’a inanıp peygamberlerine ve onların getirdikleri dinlere inanmamak. Dinleri, peygamberleri ve kutsal kitapları reddeden bu görüşün dindar ailelerin çocukları arasında da yayıldığına dair bir algı oluştu. Bu arada aklıma gelmişken Hz. Peygamber’i aradan çıkarıp doğrudan Kuran meali okuyarak iyi bir müslüman olunacağını iddia edenlerin bu işte bir katkısının olup olmadığı konusunu hatırlatmak isterim.

Cumartesi, 14 Nisan 2018 12:51

Murat Pay’ın Saklı Miras Miraciyyesi

Yazan

Murat Pay Mevlid’i ve okunuşunu anlattığı Maşukun Nefesinden sonra güzel bir iş daha çıkarmış: Saklı Miras Miraciyye. Seyredince bu satırları karalamaktan kendimi alamadım.

Her ne kadar film dediysem de aslında bir belgesel. Öğretmek ve göstermek amacıyla çekilen film kurgu ve belgesel olarak iki düzlemde gidiyor ve en sonunda birleşiyor.

Kurgu olan kısım Raci’nin başından geçenler. Çocukluğu, gençliği ve olgunluk döneminde yaşadıkları. Çocukluk köyde, gençlik ve öğrencilik bekar evinde, olgunluk ise annesi ve kızıyla birlikte daha büyük bir evde geçiyor. Belgesel kısmı ise Mevlevihane ile başlayıp Bursa’da Numaniye Dergâhı ile bitiyor.

Film olan kısım aslında bu bir nevi Raci’nin olgunlaşma hikayesi. Kahramanımızın adı, filmin bir yerinde de geçtiği için tesadüf olmadığını düşündüğüm Amak-ı Hayal’den alınma ve doğal olarak biraz da Amak-ı Hayal’in Raci’sinin hikayesi.

11 Nisan 2018 Çarşamba günü İstanbul Medeniyet Üniversitesi güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Birkaç üniversitenin müştereken yaptığı “Sîreti Sûrette Görmek” üst başlıklı çalıştayda modern şiirimizde Hz. Peygamber için yazılan şiirler ve şairler değerlendirildi. Birbirinden değerli araştırmacı ve şairlerin katılımıyla gerçekleşen çalıştayın son oturumunda bir tartışma yaşandı. Özlem Fedai’nin Victor Hugo’nun Hz. Muhammed şiirinin naat sayılıp sayılmayacağını sorması üzerine başlayan tartışmada taraflar ikiye ayrıldı. Ben de akşam eve dönünce oturup şiiri yeniden okudum ve bir neticeye ulaşmaya çalıştım.

Fransızların kendisiyle övündüğü Victor Hugo’nun (1802-1885) Sefiller ve Notre Dame’ın Kamburu’nu herkes bilir de onun Hz. Peygamber’den bahseden şiirini bilenimiz çok azdır. 2014 yılında bir gazetede çıkan haber olmasa kimsenin haberi olmayacaktı. 

Pazar, 25 Mart 2018 19:53

Karatay Direniş

Yazan

Yine bir pazar, yine çocuklarla birlikte sinema. Bu seferki istikametimiz Direniş Karatay.

Afişini ilk gördüğüm andan itibaren merak ediyordum, bugün merakım zail oldu. Benim gibi merak edip de gitmeyenler için de oturdum, bu satırları yazdım.

Bizde Osmanlı için çok şey söylenir, bilinir ama Selçuklular pek konuşulmaz. Garip olan şu, tarihçiler arasında da pek popüler değil maalesef. Oysa Selçuklular bilinmeden Osmanlılar tam manasıyla anlaşılmaz. Osmanlıları doğuran ve büyüten iklimi anlamak için Selçuklu devlet yapısını bilmek gerekiyor.

Bu hep böyle mi idi bilmiyorum ama bundan elli sene önce Osman Turan, Mehmet Altan Köymen, Ali Sevim gibi Selçuklu tarihçileri en az Osmanlı tarihçileri kadar meşhurdu ve büyüktü. Hele Osman Turan, onun eserlerini okumayanı adam yerine koymazlardı.

Tuncer Bağışkan; Kıbrıs tarihi, kültürü ve mimarisi üzerine yaptığı yayınlarla bilinen Kıbrıslı bir araştırmacıdır. Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü mezunu olan Bağışkan, Kıbrıs’ta Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü’nde uzun yıllar uzman olarak çalışmış, görevi esnasında da Kıbrıs’ı gezerek yörenin tarihî ve kültürel mekanları ile ilgili olarak muhtelif dergilerde yazılar yazmış ve halen de yazmaya devam etmektedir.

Tuncer Bağışkan’ın en önemli eseri Kuzey Kıbrıs Müze Dostları Derneği tarafından 2005 yılında Lefkoşa’da yayınlanan Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri’dir. Kıbrıs tarihi ve kültürü ile ilgili çalışma yapıp bu kitabı görmeyen ve kullanmayan araştırmacı yoktur desek abartmış sayılmayız. Biz de çalışmalarımızda bu eserden yararlanmış, hatta birinin önsözünde kendisine teşekkür etmiş idik. Eserden yararlanırken basit bir okuma ile fark ettiğimiz kimi yanlışları, hatasız çalışma olmaz düşüncesiyle hoşgörmüşken Hala Sultan ile ilgili iki eser üzerinde çalışırken yoğun bir şekilde okuma ve inceleme fırsatı bulunca yapılan hataların hoşgörü sınırlarının çok ötesinde olduğunu görme fırsatı buldum. Hele bizim de güvenerek aldığımız ve Destebend-i Reyhân isimli eseri neşrederken başvurduğumuz bir bilgiye biraz daha dikkatli bakınca, söz konusu araştırmanın en azından ilgili bölümünün bazı tutarsızlıklar taşıdığını görmemiz ve kitabın hem üslûp hem de kaynakların kullanımı itibariyle ciddi problemler taşıdığını fark etmemiz fazla vakit almadı. Ayrıca buradaki bilgilerin kimi ciddi ilim adamlarının eserlerinde doğru bilgi imiş gibi kullanıldığını da görünce konuya dikkat çekmek benim için bir görev halini almaya başladı.

Cumartesi, 17 Mart 2018 14:42

Tedâvüldeki Kitaplar’ın yazarına mektup

Yazan

Üstâd-ı ekremim, efendim,

Kitabınızı okudum. Uykum gelmese ilk gece bitirirdim. Elimden bırakamadan, içtikçe içesimiz gelen bir suyu içer gibi okudum kitabınızı. Üslubu, Türkçesinin güzelliği ve zenginliği, akıcılığı, şiirlerde görmeye alışkın olduğumuz benzetmeleriyle gençlere ve yazar adaylarına tavsiye edilebilecek düzeyde edebi bir metin örneği. Elinize, kaleminize, gönlünüze sağlık.

Her şeyden önce söylemeliyim, kitabınızdan çok şey öğrendim. Çocukluk, gençlik ve üniversite yıllarında okuduğunuz kitaplardan yola çıkarak o yılların bir kritiğini yapıyorsunuz. Kimseyi kırmadan, incitmeden, dökmeden eleştiriyorsunuz. Hem kendinizi hem hocalarınızı hem de bir parçası olduğunuz cemiyetinizi. Yargılamadan, mahkûm etmeden, bir çocuk gibi  başka hesaplar gözetmeden sadece doğruları söyleyerek, tevbe ve dua arasında bir duygu ile yapılan naif ve samimi eleştiri. Bugün hem bu dile hem de böyle eleştirilere o kadar ihtiyacımız var ki.

........Kitaplarım........

 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç