is.jpg

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

243 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 67

Dün 137

Haftalık 67

Aylık 2981

Tüm Zamanlar 299548

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Tahmin edebiliyorum, başlığı biraz tuhaf buldunuz. İzah etmeme müsaade buyurun. Malum, iki ay sonra yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Siyasi partiler hazırlıklarına çoktan başladı. Cumhurbaşkanımız belediye başkanı adaylarında aradıkları özellikleri sıralarken aklıma Mesnevi'den "Deve ile Katır" hikayesi geldi. Belediye başkanı tipi olarak katır ve devenin pek alışık olmadığımız türden bir benzetme olduğunu ben de biliyorum. Hiçbir belediye başkanı kendisinin deveye veya katıra benzetilmesini istemez. Günlük dilde kullandığımız anlamıyla düşünür, deve için kaba saba, katır için de inatçı bir insan tipi akıllara gelebilir. Acele etmeyin böyle düşünmekle, başka anlamları da var. Ne mi? Buyurun. Önce Mesnevi'den hikayeyi okuyalım:

Yazının devamı için tıklayınız.

 

Pazar, 27 Ocak 2019 14:08

Kahve hazretleri beyanındadır

Yazan

Ol nedir kim bir güzel esmer civân    
Râhat-ı ruhu hayât-efzâ-yı cân         
Anın içip meyledip erbab-ı dil 
Iyş u nûş eyler anınla her zamân

Şimdiki İstanbulluların pek bilmedikleri bir bilmecedir bu dörtlük. Cevabı ise esmer, cana can katan, gönül ehlinin meylettiği ve her zaman içtiği kahvedir. Aslı şairin dediği gibi;

Nefesinden senin ey kahve meşamm-ı câna
Bûy-ı Rahman erişir belki Yemen’den gelen

Yemen’den gelir. Bazı şeyhler Yemen dağlarını kendilerine yurt edinip dervişleriyle beraber bir tür “kalp” ve “bun” dedikleri taneleri döğüp yerlermiş. Bazısı da kavurup suyunu içermiş. Dervişlerin meşrebine ve mesleğine uygun olan bu kuru ve soğuk gıda dervişler vasıtasıyla tüm dünyaya yayılmış ve;

Tütün kahve iki dane birâder
Cih
ânı müşterek zabt eylemişler

Cuma, 25 Ocak 2019 10:39

Bu kedi sadece bir kedi değildir!

Yazan

Şimdi siz soracaksınız, durduk yerde bu kedi sevgisi ve övgüsü de nereden çıktı? Hemen söyleyeyim. Dostum ve arkadaşım Abdülkadir Emeksiz’in Edebiyat Fakültesi ile Patrona Halil Hamamı arasındaki yola çıkan merdivenlerin başında durmuş, pozunu vermiş bir kedinin fotoğrafını çekip göndermesi ile başladı yazının hikayesi.

Fotoğrafı görünce bir müddet bakmaktan kendimi alamadım. Neler gelmedi ki aklıma. Fotoğraftaki kedi bir sokak kedisi ama Orhan Veli’nin tarif ettiği cinsten bir sokak kedisi değil. Ne yiyeceği aslanın ağzındaymış gibi duruyor ne de rüyalarında kemik görüyormuş gibi bir hali var.

Belli ki karnı da tok, keyfi de yerinde. Ondaki keyif değme ciğerci kedisinde yoktur bence. Sokaklarda yaşıyor, kimi kimsesi yok ama gördüğümüz fotoğrafta sanki dünyalar onunmuş gibi durmuyor mu? Belli ki kimseye ne mihnet borcu var ne de müdana edecek bir hali. Şairin;

Ağniyâya arz-ı hacet etme müstağni bulun
İhtiyâcın söylemektir şahsı ednâ gösteren  

Geçenlerde bir arkadaşıma uğradım. Çay söyledi, içerken bir ara, hayırdır, dedi, artık Mesnevi’den hikayeler yazmıyorsun, hikayeler mi bitti, sen yazmayı mı bıraktın, diye sormaz mı? Şaşırdım, ne demek istiyor acaba dedim kendi kendime. Şaşkınlığım yüzüme vurmuş olacak ki şakayla karışık takıldı:

  • Kızma hoca, alıştırdın bizi hikayelere, o yüzden söyledim.

Yok, kızmadım felan dedimse de arkadaş beni teselli babında birkaç lakırdı daha etti, çayımı içtim ve müsaade isteyip ayrıldım.

Hem yürüyor hem arkadaşın dediklerini düşünüyordum. Ne Mesnevi’de hikaye biterdi, ne de ben yazmayı bırakmayı düşünüyordum. Sayılı olduğu için hikayelerin okunması bitebilir, ama her hikaye her okunuşta ilk defa okunuyormuş gibi yeni ve farklı kapılar açtığı için aslında hiç bitmez. O yüzden Mesnevi manalar ummanıdır ve içilmekle bitmez. Mesnevî’yi anladın mı okuduğun her hikâye Mesnevi’denmiş gibi gelir. Nasıl der gibi baktığınızı görür gibi oldum. Açıklayayım.

Cumartesi, 12 Ocak 2019 17:52

Taşlarla örülen şehir: Mağusa

Yazan

Mağusa dünyada benzeri nadir görülen şehirlerdendir desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Çünkü adeta bir açık hava müzesi. Başınızı kaldırıp baktığınız her yerde ortaçağlardan gelip size selam veren bir eser görebilirsiniz. Sadece Ortaçağ değil elbet görecekleriniz. Bir sokakta hem Bizans, hem Latin, hem Osmanlı tarihini görebilirsiniz. Biraz tarih ve sanat tarihine merakınız varsa sokaklarda saatlerce vakit geçirebilirsiniz.

Size ne zaman kurulduğunu ve günümüze kadar nasıl geldiğini anlatmayacağım. O zaten kaynaklarda ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Size şehirde gördüklerimden bahsedeceğim.

Pazartesi, 07 Ocak 2019 15:58

Deliler: Korku bile onlardan korkardı

Yazan

Deliler ismini son zamanda gösterime giren bir film sayesinde sıkça duymaya başladık. Böylece tarihimizin pek bilinmeyen bir yönünü de öğrenmiş olduk. Deliler 15. yüzyılın sonlarında Fatih döneminde Rumeli’de kurulmuş hafif süvari birliği. Kelimenin aslı bir rivayete göre “delil”, bir başka rivayete göre “dilir” iken zamanla hiçbir akıllı insanın yapmaya cesaret edemeyecekleri işleri yaptıklarından dolayı halk bunları deli diye çağırır olmuş

Devamı için tıklayınız.

Cumartesi, 22 Aralık 2018 09:20

Üniversite öğrencisi olsam ne yapardım?

Yazan

Bir zamanlar ben de öğrenciydim kolayca tahmin edeceğiniz gibi. Zaman zaman o günlerimi hatırladıkça bazen gülüyorum, bazen de garip bir özlemle hüzünleniyorum. Şu anki aklımla o yıllarda olsaydım neler yapardım diye sordum kendi kendime. Kendime verdiğim cevabı paylaşayım.

Bir insan, bir aydın ve bir meslek sahibi olarak üçe ayırırdım yapacaklarımı ve bu üç konuyu da ihmal etmezdim.

İnsan olarak;

Her şeyden önce güzel sanatların bir dalıyla ilgilenirdim. Müziğe kabiliyetim olmadığı için plastik sanatlar olabilirdi. O konuda da pek kabiliyetli olmadığım için fotoğrafçılıkla ilgilenirdim büyük ihtimalle. Cep telefonuyla çekilen fotoğrafları kastetmiyorum tabi. Onun için bile bakış, duruş, zaman, ışık bilgisine ihtiyaç var. Kısaca kimse olmadan vakit geçirebileceğim bir hobim olmasını isterdim.

Hurûfîlik ve Bektâşilik Ne İdiler ve Nasıl Kaynaştılar

Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliye’den Melâmiyye, Halvetiyye ve Kâdiriyye’yi yayımladıktan sonra serinin dördüncü kitabı olarak Sûfî ve Tasavvuf’u yayımlar. Bu eserinde, Mufassal Bektâşîyye Silsilenâmesi adında bir kitap neşredeceğini söyler. Varlığından böylece haberdar olduğumuz bu kitap yazarın fırsatı, imkanı ve vakti olduğu halde bugün tam olarak bilmediğimiz bir nedenden dolayı yayımlanmamıştır.

Devamı için tıklayınız.

Bana “Suriçi’nin en büyük, en önemli ve en güzel binası hangisidir?” diye sorsanız hiç düşünmeden Lala Mustafa Paşa Camii derim. Cami derken Ortaçağların gökdelenleri olan katedralden çevrilme bir cami. Çünkü Türkler bir şehri fethettiklerinde ilk olarak şehrin büyük kiliselerinden birini fetih hakkı olarak camie çevirir, daha sonraki yıllarda da yeni bir cami inşa ederlerdi. Bu kuralı Mağusa için yarım işletmişler. Şehrin en büyük kilisesini camie çevirmişler ama daha sonra yeniden büyük bir ulu cami inşa etmemişler.

Türkler 9 Ağustos 1571 perşembe günü görkemli bir törenle Mağusa’ya girerler. Fetih hakkı olarak şehrin en büyük ve görkemli kilisesini içindekileri boşaltıp minber ve mihrab ilave ettikten sonra camie çevirirler ve Lala Mustafa Paşa ilk cumayı maiyetindekilerle birlikte 17 Ağustos 1571’de burada kılar. Sinan Paşa da bir yıl sonra katedralin çan kulelerine minare ekler. Kuşatma esnasında isabet eden güllelerle dökülen taşlar yerine konulur, yıkılanlar yapılır. Bunu yaparken de genel görünüşü muhafaza ederler. O kadar muhafaza ederler ki Sinan Paşa’nın fetihten bir yıl sonra çan kulesine eklediği minaresi olmasa cami olduğu hiç anlaşılmaz.

Pazar, 16 Aralık 2018 12:12

Mağusa Suriçi kapıları: Kara Kapısı

Yazan

Mağusa’nın etrafını kuşatan surlar ilk yapıldığında sadece  iki giriş kapısı varmış. İlki surların kuzey doğu köşesindeki kara kapısı. Yarım ay biçiminde tabya anlamına gelen Ravelin adı verilmiş bu kapıya ve kapıdaki burca. Diğeri de sahil boyunca sıralanan doğu surlarının ortalarındaki deniz kapısı. Daha sonraki yıllarda şehrin deniz tarafındaki kuzeydoğu köşesindeki Diamente burcunun batısından ve güneydoğu köşesindeki Canbulat burcunun doğusundan birer kapı daha açılmış. Surlara paralel yolun bir tarafından girilip diğer tarafından çıkılıyor. Deniz kapısısı ise artık kullanılmıyor.

Kara Kapısı/Akkule (Ravelin)

Türklerin Akkule dedikleri Ravelin veya Rivettina Burcu ve kapı bir zamanlar şehrin karadan girilen tek kapısı imiş. Akkule denilmesinin nedeni muhasara esnasında Venedikliler ilk beyaz teslim bayrağını bu burçta kaldırdıkları için Akkule adı verilmiş. Çıkışın baktığı yöndeki şehrin adının verilmesinden dolayı buraya Limasol kapısı da denilmiş bir ara. Şehrin karadan girilen tek kapısı olduğu için Venedikliler güvenlik önlemlerini düşünürek yenilemişler ve kuvvetlendirmişler.

........Kitaplarım........

 
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç