hh.jpg

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

14 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 10

Dün 191

Haftalık 201

Aylık 2718

Tüm Zamanlar 264686

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Cumartesi, 13 Kasım 2010 22:26

Aslolan Aşk, gerisi hikaye

Yazan

¨Aslolan Aşk, gerisi hikaye¨

- Hz. Mevlana ve felsefesini sizden dinleyebilir miyiz?

Hz. Mevlana’nın felsefesi deyince bir husus açıklamama müsaade buyurun. Felsefeden terminolojik anlamını kastediyorsak böyle bir şeyden bahsedemeyiz. Çünkü Mevlana filozof değil. Şayet sözlük anlamını kastediyorsak bir şeyler söyleyebiliriz. Sanırım siz de bunu kastettiniz

- Evet.

Kısaca ‘aşk’ şeklinde ifade edebiliriz. Ona göre kainatta her şey aşk üzerine kaimdir ve aslolan da aşktır. Aşkın her türlüsü makbuldür. Çünkü mecazı olanı hakikate götürür. Hayatın merkezine aşkı koyarsak bundan sonra yapılan her şey de aşk ile yapılmış olur. Aşk ile yaptıktan sonra kuyumcu da olsan, fırıncı da olsan, demirci de olsan artık bir şey farketmez. Hepsi zevk bakımından aynı şey olur. Zevk ile kalkan bir çekiç, bir kürek, bir kepçe, ne olursa olsun fark etmez, hepsi bir olur.

 

Mevlana’nın Eflatun’dan farkı nedir?

Sokrates ve Eflatun, kimi alimler ve mutasavvıflarca bir veli kabul edilir. Onun, hocası Sokrates’ten naklettiği konuşmalarda tasavvufa benzer o kadar çok yön bulursunuz ki şaşırır kalırsınız, veli olduğunu söyleyenlere hak verecek duruma gelirsiniz. Özellikle Devlet isimli eserinde ideal bir şehir hayatının nasıl olması gerektiğini anlatırken çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiği üzerinde durduğu ve bilgiye nasıl ulaşılacağını anlattığı bölümlerde inanılmaz derecede benzerlikler görebilirsiniz.

Ben meramımı lafı uzatmadan bir örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Salı, 07 Eylül 2010 21:50

Rahibeye benzemek

Yazan

 Bugünlerde gündemi referandumla ilgili ve örtünen hanımların rahibeye benzetildiği bir afişin tartışması oldukça meşgul ediyor. Siyasetçiler aralarında, söz konusu afişi o astı, şu astı, haberim vardı-yoktu diye tartışadursunlar, benim dikkatlerinizi bir başka noktaya çekmek istiyorum var. Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim, nereden bakılırsa bakılsın çok talihsiz ve yanlış bir benzetme olmuş. Alt tarafı bir referandum için böyle sözler söylemek söyleyene hiçbir fayda getirmeyeceği gibi insanları da incitir. Üzüldüğümüz nokta ise söz konusu tartışmaya neden olan afişte rahibelerden olumsuz ve kötü birileriymiş gibi bahsedilmiş olması. Bir Müslüman, Hz. Peygamber’in ümmetinden biri ve de bir Mevlana muhibbi olarak rahibelerin olumsuz bir benzetme unsuru olarak kullanılmasına çok üzüldüm.

Salı, 17 Ağustos 2010 23:36

Kaç türlü bayram vardır?

Yazan

Kaç türlü bayram vardır?

Bu sene de bir ramazan ayını daha bitireceğiz ve bayram yapacağız. Yine herkes arife gününden bayram hazırlıklarına başlayacak. Babalar çocukların ve evin bayram ihtiyaçlarını hazırlamakla, anneler bayramda gelen misafirlere güzelce ağırlayabilmek için hazırlıklar yapmakla, çocuklar ise ertesi günü giyecekleri elbiseleri hazırlamakla meşgul olacaklar. Büyükler ziyaret edilecek, eller öpülecek, çikolatalar yenilecek ve bir sonraki bayramda yine hep birlikte sağlık ve huzurlu bir şekilde girmek için dualar edilecek.

Yazının başlığını garip veya ilginç bulanlarınız olabilir. Mevlana’nın ve Nasreddin Hoca’nın tarihi şahsiyetlerini merak edenler tarihçilerin yazdığı kitapları okusunlar. Benim dikkatinizi çekmek istediğim konu başka. Beni meselenin hakikat yönü ilgilendiriyor. Lafı daha fazla uzatmadan iki küçük örnek vererek meramımı ifade etmeye çalışacağım.

Mevlana, Mesnevi’nin beşinci cildinin 1089. beytinden itibaren adalet ile zulüm arasındaki farkı bizlere şöyle anlatır:

Pazar, 30 Mayıs 2010 16:29

Atalar sözü boş söylemez

Yazan
/home/gulecsml/public_html/images/stories
Hz. Ömer’in, cahiliye dönemi ile ilgili anılarını anlatırken söylediği meşhur sözünü bilmeyen yoktur: "İki şey aklıma geldikçe birine güler, diğerine ağlarım; yeni doğan kızımı gömdüğümü hatırladıkça ağlarım, önce ibadet edip sonra yediğimiz puttan helvalar aklıma geldikçe de gülerim."

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek cahiliye dönemi Arapları arasında bir gelenekti. Kuran-ı Kerim’de, kıyamet gününde diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına hangi günahından dolayı öldürüldüğünün sorulacağı"ndan (Tekvir, 81/8-9) bahsedilir. Ebeveynin çocuklarını diri diri gömmelerinin sebebi olarak da, taptıkları putların çocuk öldürmeyi onlara güzel göstermesi (el-En'âm, 6/137) şeklinde izah edilir. İslam dini, putlar öyle istiyor diye kız çocuklarını diri diri gömmeyi büyük günahlar arasında saydı ve yasakladı.

Burada üzerinde durmak istediğim konu İslam dininin kadınlara ne kadar önem verdiği meselesi değil. Ben başka bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum.

Cahiliye, tarihsel olarak Arap yarımadasında yaşayan Arapların İslam öncesi devrine verilen isimdir. Bununla birlikte her milletin bir cahiliye dönemi vardır. Ayrıca her insanın, hakikatin, yani insan olmanın sırrına varmadan önceki dönemine de cahiliye denir. Necip Fazıl bu durumu şu dizelerde ne de güzel ifade ediyor:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
   

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

Cahiliye, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurulan zamandır. Yaptığımız işlerine farkına varamama hali. Üstad şanslı imiş, otuz yıl sonra da olsa farkına varmış. Ya bizler?

Madem cahiliye dönemi her insan için hala devam ediyor, o halde adetleri de devam ediyor olmalı. Eskiden sadece kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Şimdi ise tüm çocukları diri diri gömüyoruz. Nasıl mı?

Burada diri diri gömmek mecazi bir ifade. Ana-baba olarak çocuklarımızı hakikati öğretecek şekilde yetiştiremiyorsak, kültürümüzü, tarihimizi ve dinimizi öğretemiyorsak, bunun sebebi olarak da ‘çağın gerekleri’ şeklinde ifade bulan ‘çağdaş putların’ arzularını gösteriyor isek çocuklarımızı diri diri cehalet karanlığının içine atmış oluyoruz demektir.

Cenab-ı Mevla, bizlere, aklımıza geldikçe ağlamayacağımız çocuklar yetiştirmeyi nasip etsin. Amin.

 

 This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.


 

Elif Şafak’ın Aşk romanı üzerine geç kalmış bir yazı *

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı yayınlanalı neredeyse bir yıl oldu (İstanbul: Doğan Kitap, 2009) ve hakkında çok söylendi, yazıldı. Ben de bu yazıda roman hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Cuma, 26 Mart 2010 21:55

Bu kitap kendiliğinden oluştu.

Yazan
  

İsmail Güleç’le Annemden Duyduklarım kitabı üzerine söyleşi

Röportaj: Kamil Büyüker

  

-Kutluca köyü ve annenizden duyduklarınız… Kitabınızın ortaya çıkışı nasıl oldu, öyküsü nedir?

Aslında başlangıçta bu konuda bir kitap hazırlamak gibi bir niyetim yoktu. Rahmetli annem zaman zaman çok ilginç deyim ve atasözleri söylerdi. Ben de ilginç bulduklarımı kaydederdim. Ablamdan, halalarımdan, amcalarımdan, dayımlardan duydukça da not etmeye başladım. Bu sefer annemin köyünün deyimlerini toplamaya başladım. Bir ara yörenin mahalli gazetelerinde aylık yazılar gönderirdim. Bu yazılarda atasözlerini ve deyimleri açıklamaya başladım. Böylece birikmeye başladı. Evlenip çocuk sahibi olunca da çocuklarımın da annemin sözlerini öğrenmeleri gerektiğini düşünürdüm. Annem rahmetli olduğu için böyle bir şansları yoktu çocuklarımın. Ben de hem onlara hiç görmedikleri babaannelerini sevdirmek ve tanıtmak hem de sözlü kültürü hiç olmazsa bir yönüyle aktarmak için topladığım ve bir kısmını da açıkladığım atasözü ve deyimleri kitaplaştırmaya karar verdi. Herkesin annesinin olduğu gibi annem de benim için çok özel biriydi. Ben ona doyamadım, yeteri kadar evlatlık yapamadım. Hizmetinde bulunamadım. Vefat ettiğinde üniversite son sınıf öğrencisiydim ve bir çok şeyin farkında da değildim. Bu kitapla anneme olan sevgimi ve özlemimi de muşahhaslaştırmış oldum. Benim için çok önemli bir yanı da budur. Yazarken hiç düşünmediğim ve amaçlamadığım bir faydasının daha olacağını düşünüyorum. O da şudur: Türkçe ve Türk sözlü kültürüne küçük de olsa bir katkıda bulunmak.

Cuma, 26 Mart 2010 21:32

Cezîre-i Mesnevî Şerhleri

Yazan

[İsmail Güleç, “Türk Edebiyatında Cezire-i Mesnevî Şerhleri” Osmanlı Araştırmaları: The Journal of Ottoman Studies, XXIV (2004), s. 159–179.]

 

Türk Edebiyatında Cezîre-i Mesnevî Şerhleri

 

Dr. İsmail GÜLEÇ*

  

Cezîre-i Mesnevî, XVI. yüzyıl şâirlerinden Yûsuf Sîne-çâk’in Mevlana’nın (ö. 1273) Mesnevî’sinin altı cildinden seçip bir araya getirdiği 366 beyitlik eserinin adıdır.

Yûsuf Sîne-çâk, Vardar Yenice’sinden olup tanınmış Mevlevî şairlerindendir.

         Erbâb-ı muhabbet bizi Yûsuf bilür ammâ  

        Ashâb-ı hased gözine ey dûst Sinân’uz[1]

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç