2.jpg

Etkinlik Takvimi

28 Oca 2020;
09:00PM - 11:00PM
Enderun Sohbetleri
04 Şub 2020;
09:00PM - 11:00PM
Enderun Sohbetleri

Kimler Sitede

296 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 57

Dün 64

Haftalık 121

Aylık 2545

Tüm Zamanlar 333338

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Pazar, 28 Temmuz 2019 09:31

İskeçe Balkan Köyleri Türbe ve Tekkeleri

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

İskeçe Balkanlardan denize kadar uzanan, hem denizi hem de dağı olan harika bir yer. İskeçe, dağın bitip ovanın başladığı yerde olduğu için köyleri  Balkan köyleri ve ova köyleri olarak tarif ediyorlar. Balkan köyleri ile başlayalım biz de.

Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe

İskeçe’nin dağ kolunda bulunan köylerden biri Şahin. Bu sokaklarından bir arabanın zor geçtiği ve herkesin motor kullandığı köy adını Lala Şahin Paşa’dan alıyormuş. 1375’lerde kuruluyor köy, oldukça eski. Bu güzel köyde iki türbe var. Biri köyün içindeki camiin içinde, evet içinde yanlış okumadınız. Diğeri de camiin tam karşısındaki tepede. Bir rivayete göre ikisi de makam türbesi.

Bölgede daha önce hiçbir yerde görmediğim bir şey türbenin camiin içinde olması. Girişte, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte. Muhtemelen cami yeniden inşa edilirken ve genişletilirken içeride kalmış olmalı. Camii de türbenin olduğu yere inşa etmişler zaten ilk yapıldığında. Türbenin duvara gelen taraflarında çini ile kaplanmış ve İstanbul Karaca Ahmet dergahından alınma şu ibare kuşak yazısı olarak dönülmüş: Hüve’l-Hayyü’l-Baki Menba-ı feyz-i Hüda mazhar-ı nûr-ı Hüda kutbü’l-arifîn Karaca Ahmed hazretlerinin dergah-ı muallâsıdır. 1350. Ketebehü Abdülkadir. Belli ki burası için yazdırılmış bu yazı. Aynı yazı bir mermer kitabe olarak da yazılmış ve sandukanın baş tarafında duvara dayalı bir şekilde duruyordu.

Karaca Ahmet Türbesi
Karaca Ahmet Türbesi

Sanduka ve çevresi çok temiz ve bakımlı idi ve itina ile hazırlandığı hem çinilerden hem de küçük de olsa tavanındaki süslemelerden anlaşılıyor.

Anlatılanlara göre Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe iki kardeştir. Elleriyle çalışırlar ve çalışıp kazandıklarını yerler. Kimseden bağış kabul etmezler. Yolları Şahinköy’e düşer ve burada yaz boyunca kalırlar. Kaldıkları süre zarfında gündüzleri köylüler gibi çalışırlar, akşamları da Karaca Ahmet erkeklere, Karaca Ayşe de kadınlara vaaz u nasihatte bulunur. Sohbetleriyle köylüleri irşad ederler. Şahinliler bu iki kardeşi çok severler. Ayrılma zamanı gelince gitmelerini hiç istemezler. Köylüleri üzmemek için bir gün ansızın kaybolurlar. Şahinliler bu iki erenin kayboldukları yerlere makam türbelerini inşa ederler. Karaca Ahmet ayrılmadan önce kılıcını bırakır. Bu kılıcın kimde olduğu bilinmiyor bugün. Karaca Ayşe ise son görüldüğü yerde, tarlada çalıştığı yere, bohçasını bırakıp kaybolur. Köylüler aramak için geldiklerinde Karaca Ayşe’nin bohçasını görürler. Gördükleri yere de, köyün karşı tepesindeki tarlaya Karaca Ayşe adına makam türbesi yaparlar.

Burası eskiden adak yeri imiş ama şimdi sadece ziyaret ediliyor. Diğer türbelerde görülen mum yakmak için yerler de yok. Bunda köyün hocasının da etkisinin olduğunu düşünüyorum. Türbenin içinde asılı levhalar ziyaretçileri bu konuda uyarıyor zaten. Bu yönüyle de diğer türbelere benzemiyor.

Karaca Ahmet ve kardeşi ile ilgili anlatılan bir menkıbe daha var. Menkıbeye göre bu iki kardeş Şahin’e gelmeden önce bir başka köye misafir olmak isterler. Ancak köylüler nedense bu iki kardeşi kabul etmezler. Bunun üzerine Karaca Ahmet kardeşi ile birlikte köyden ayrılır ve köyden çıkmadan da asasını bir yere vurur, vurduğu yerden su çıkar. Bu gören köylüler Karaca Ahmet’in bir eren olduğunu anlarlar ve hemen peşine düşerler. Aman efendim, biz ettik siz etmeyin, kıymetinizi bilemedik, bizi affedin, diye yalvarırlar ve pişman olurlar. Ancak Karaca Ahmet kararını vermiştir bir kere ve yalvarmalara aldırmaz ve yoluna devam eder. Giderken de 39 olup 40 olmayasınız diye dua eder. Gerçekten o köyde hane sayısı 39’u geçmez.

Karaca Ayşe

Yöreden bir hanımın anlattığı bir başka efsaneye göre İstanbul’daki Karaca Ahmet değil, ama bir evliya yine. Bu hanım daha küçük bir kız iken başından geçen bir olayı anlatmış. Çocukmuş ve tarlaya gidiyorlarmış. Dinlenmek için veya başka bir nedenden yol üzerindeki bir mağaraya uğramışlar. Mağarada bir evliya kaldığını, yüzünün izinin de başını koyduğu taşın üzerinde olduğunu söylemişler büyükleri. Büyüyünce de işin aslını sormuş soruşturmuş öğrenmiş. Anlatılanlara göre çocukken gittiği mağarada izini gördüğü evliya bir köye varmış. Köyü sevmiş ve orada yaşamak istemiş. Ama köylüler ona bir yer göstermemişler. O da ayrılmak zorunda kalmış. 100 haneli imiş köy, 101 hane olmasın demiş ve gitmiş. Şahinliler evliyayı kabul etmiş ve ölene kadar orada yaşamış.

Öldükten sonra da geceleri mezarında kandil yanarmış. Abdest alıp namaz kılarmış. Bir gece kandilin yanmadığını görmüşler. Merak etmişler ve gidip bakmışlar. Gittiklerinde kefenlenmiş görünce onu evliya arkadaşlarının hazırladığını düşünmüşler. Defnettikten sonra da Şahinliler ibrik ile su bırakmaya devam etmişler. Evliyayı defne hazırlayan arkadaşları imiş oraya gelip bırakılan su ile abdest alan.

Bu arada Şahinli İdris’ten de bahsetmeliyim. Yolda rastladığımız Batı Trakya’nın bu saf ve dinginlenemez bir ruh sahibi çocuğu işini gücünü bıraktı, bize önce Karaca Ahmet’e, sonra da Karaca Ayşe’ye götürdü. Camiin hocasını evinden alıp getirdi. Karaca Ayşe türbesinin yolu yoktu, bizim içim emanet motor buldu ve yukarı çıkardı da ziyaret edip fotoğraf çekebildik. Anayurda özlemini bizimle gidermek ister gibiydi, coğrafyadaki ayrılığa rağmen aynı hanenin evlatları olduğumuzu bize hatırlatır gibiydi. Onca güçlük ve sıkıntıya rağmen hâlâ oralarda insanımız varsa bunu İdrisler sayesinde olduğunu gözlerimle de görmüş oldum. İdrislerimiz eksik olmasın, onlar eksilirse biz de eksiliriz çünkü.

Budala Baba

İskeçe’nin en kuzeyinde Ilıca Köyü. Köyün Yunanca adı Thermes. Adından da anşaşılacağı üzere kaplıcalarıyla meşhur bir yer burası. Hemen ötesi de Bulgaristan. Son yıllarda bir de sınır kapısı açılmış. Hemen Kırcaali’ye geçiliyor.

Budala Baba Türbesi

Budala Baba türbesi Ilıca köyünün çıkışında yolun altında, etrafı duvarlarla çevrili bahçe içinde ve derenin üzerinde. Dışı mozaik ile kaplı, içi ise çini ile. Çatılı diktdörgen planlı betonarme bir yapı. Mescidin tavanı ise kubbe havası verilmiş ve yıldızlarla süslenmiş. Mihrabın iki tarafından türbeye açılan iki pencere konulmıuş. Türbe kıble tarafında kalıyor. Türbe ise mescidin bitişiğinde ve kapısı ayrı. O da yeinelmiş ve duvarları çini ile kaplanmış. Örtüleri yenilenmiş iki sanduka ve başlarında üç mezar taşı var. Bahçesinde ise çeşme ve hemen başında kesilen kurbanların yüzülmesi için kurulan tertibat var.

Türbede bulunan üç mezarın Budala Baba, karısı ve oğluna ait olduğu söyleniyor. Babası ile oğlu için anlatılan bir menkıbe var. Paylaşayım hemen.

Budala Baba’nın bir oğlu varmış. Vakti gelince askere gitmiş. Giderken de sıkı sıkı tembihlemiş, oğlum başın dara düşünce beni çağır, diye. Derken oğlu savaşta bir düşman askeri tarafından öldürülecek iken aklına babasının sözleri gelmiş ve baba yetiş diye bağırmış. Elinde yaba veya çatal ile tarlada çalışan Budala Baba birden ortalıktan kaybolmuş ve kimse nereye gittiğini görmemiş. Döndüğünde ise çatalın ucundan kan damlıyormuş. Neredeydin baba diye sorduklarında da balık tutmaya gittiğini söylemiş. Oğlu askerden dönene kadar kimse o çatalın neden kanlı olduğunu öğrenememiş. Askerden gelen oğlan anlatınca herkes Budala Baba’nın keramet sahibi bir eren olduğunu anlamış. Sırrı faş edilince de çok fazla yaşamamış.

Gaiplere mi karıştı yoksa vefat mı etti bilinmiyor ama köylüler ardından onun için türbesini yapmışlar.

Hacire Bacı 

Adı konusunda farklı rivayetlerin olduğu türbe genç bir kıza ait. Adı Hacire Hüseyin olarak yazılı bu kızcağın türbesi Mustavçova köyüne hakim bir tepedeki mezarlıkta. Son yıllarda yenilenen türbe mezarlığın ortasında, kare planlı, kiremit çatılı küçük bir betonerme bir yapı. Yerden kırk santimetre kadar yükseltilmiş bir sekinin üzerinde sanduka. Halı üzerine birkaç seccade serilmiş ve oldukça temiz ve bakımlı idi.

Hacire Hüseyin Türbesi

Hikayesini kim bilir diye sorduğumuzda yaptıran bilir dediler ve evini tarif ettiler. Biz de gittik ve bu 17 yaşında vefat eden kızcağızın hikayesini fırıncı amcamızdan dinledik. Amcamızın anlattığına göre Hacire daha küçük bir çocuk iken bile diğer çocuklardan çok farklı imiş. Arada sırada kaybolur tekrar görünürmüş. Kimse nereye gittiğini bilmezmiş. Birgün babasından kendisini Mursalı’daki tekkeye götürmesini istemiş. Babası da kızını kırmamış ve bir seferinde Hacire’yi kardeşiyle birlikte Mursalı’ya tekke ziyaretine götürmüş. Yolda gelirken Hacire arada sırada kayboluyormuş ve nereye gittiğini kimse bilmiyormuş. Babası da habersiz kaybolmasına kızmış, bağırmış. Zavallı Hacire ise kaybolduğunun farkında bile değilmiş, babasına bir yere gitmediğini, yanlarında olduğunu ama kendisini göremediklerini söyleyince babası daha çok kızmış.

Hecire’nin farklı bir kız olduğunu kızkardeşleri ve köydeki arkadaşları da anlamışlar. Onun özel biri olduğunu ve farklı bir takım özelliklerinin olduğunu hissetmişler, keşfetmişler. Oyun oynarken veya otururlarken ben namaza gidiyorum der, kaybolurmuş. Derken bir gün hasta olmuş ve evden çıkamayacak derecede ilerlemiş hastalığı. Öleceğini anlamış Hacire ve arkadaşlarını eve çağırmış. Onlar görüştükten ve helalleştikten sonra da vefat etmiş. Köyün mezarlığına defnetmişler bu erenlerden olduğunu bilmeyen kızı. Öldükten sonra babasının ve yakın akrabalarının rüyasına girmiş ve mezarının türbe yapılmasını istemiş. Bu olay birkaç kez tekerrür edince de anne ve babası dayanamamış ve türbeyi yaptırmış.

Fırıncı amcamız da birkaç yıl önce türbeyi yenilemiş. Kim bilir aramızda bizim bilmediğimiz nice Allah’ın sevgili kulu yaşıyor.

Gelin mezarı

Gidilmesi zor ve meşakkatli olan yerlerden biri de Gelin mezarı türbesi. Karaoğlan kadar zor değil ama bir hayli yürüme yolu var gidebilmek için. Bekirli’nin yanındaki Sünnetçiköy’den Balkanlara doğru altı km gidilip şimdi terkedilmiş olan Kaşıkçı köyünü geçtikten sonra bir yerlerde bir zamanlar küçük ahşap bir bina imiş. Ama yenilenmiş. Artık taş bir bine.

Gelin Mezarı

Kiremit çatılı bu küçük taş yapının saçakları uzatılmış ve taştan örülmüş sütunlar üzerine bindirilmiş. Girişinde de mermer bir levha üzerine Gelin Mezarı yazılmış. İçinde iki tarafında düz taşı olan sanduka var. Eskiden mum da yakarlarmış, ibriklerle su bırakırlarmış. Türbe oldukça sade. Peki kim bu gelin ve neden onun adına bir türbe inşa edilmiş?

Hikayesi ise şu.

Karaoğlan’da Han mahallesinde yaşarmış gelinimiz. Karaçukur köyüne gelin giderken bir fırtına çıkmış ve gelin kaybolmuş. Üç damla kan görmüşler ve oraya da mezarını yapmışlar. Üstüne de yeşil örtü sermişler. Meğer bu kızı seven bir başkası varmış ve o kadar severmiş ki beddua etmiş Çukurköy’e varamasın, başkasına yar olmasın diye. Aşıkların duası kabul olur, ahını almayacaksınız. Şimdi türbenin olduğu yerden geçerken büyük bir fırtına çıkmış, göz gözü görmez olmuş. Ortalık sakinleştiğinde ise gelini görememişler, kaybolmuş. Ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Sadece üç damla kan görmüşler. O üç damla kanı görünce gelinin gaiplere karıştığını, erenlerden olduğunu düşünmüşler ve kan gördükleri yere türbe yapmışlar.

Her sene bu gelinin hatırına haziran sonu temmuz başı gibi burada mayesi yapılırmış. Çevre köylerden gelenler toplanır, kurban kesip pilav yerler.  Bizim gittiğimizde (2 Temmuz) bir hafta önce yapıldığı söylenmişti. 

Gelinin hikayesini bilenler, öğrenenler kızlarını istemedikleri kimseye vermişler ne de köye göndermişler.

Karaoğlan Tekkesi

Karaoğlan dağlarında, yolu çok uzak ve toprak olduğu için araba ile gidilemeyen, ancak katırlarla çıkılabilen bu tekkeye gidemedik maalesef.

Tepelerde ahşap küçük bir bina imiş. Yazın İskeçe kavrulurken oraya gidenler üşürlermiş. Yazları da mayası olurmuş ama gelen çok olmazmış çıkmasının zorluğundan dolayı. Böyle kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde türbe olduğuna göre bir de hikayesi olmalı. Onu da Abdürrahim Dede’den nakledelim.

Her sene düzenli olarak buralarda mahya denilen mayesi olan Karaoğlan’a yolu zor olduğu için az sayıda kişi gelirmiş. Karaoğlan’ın iki kardeşi daha varmış. Biri Bozoğlan, diğeri de Akbaba. Akbaba Yenice’de, Bozoğlan şimdi sadece mezarlığı kalan Ortaköy’de imiş. Üç kardeşin biri kasabada, biri köyde, biri de dağ başında insanlardan uzak bir yerde yaşarmış. Karaoğlan’daki evliya kardeşini görmeye Yenice’ye gitmiş. Giderken de hediye olarak buz gibi suyu mendiline doldurup götürmüş. Ayakkabıcılık yapan kardeşi Akbaba’nın yanına varmış, Akbaba mendili duvara asmış, muhabbete koyulmuşlar. Derken içeri güzek bir kadın girmiş ve ayakkabı siparişi vermiş. Ölçü alırken kadının baldırlarını görünce Karaoğlan’ın getirdiği mendilden su damlamaya başlamış. Akbaba kardeşine dönüp, birader kendini topla, kendine gel, su damlıyor, diye uyarmış. Karaoğlan kendini toparlayınca su da durmuş. Akbaba kardeşine, kardeşim dağda evliyalık kolay, marifet şehirde evliya olmak, demiş.

Başka versiyonları da olan bu hikayeden başka bir hikayesi daha var Karaoğlan ile ilgili. Bir başka aşk hikayesi.

Karaoğlan bileği güçlü, yüreği çatallı bir yiğit. Yakın köylerden bir Rum kızına gönlünü kaptırmış. Karaoğlan Türk olduğu için kızı vermemişler ama kız da Karacaoğlan’a yanıkmış. Birlikte dağlar bizim deyip dağlara kaçmışlar. Kaçmışlar ama kızın babası peşlerini bırakmamış. Ellerine tüfenkleri aldıkları gibi peşlerine düşmüşler.

Birbirini deli gibi seven bu iki yavuklu dağlarda, yamaçlarda epey zaman eğlenmişler ama vakit böyle geçecek gibi değil. Karaoğlan ovaya, köyüne inip kendisini takip edenlerle göğüs göğüse çarpışmaktan başka çare görememiş. Yavuklusunu köyün imamına teslim etmiş, ardından kendisini takip edenlerle hesaplaşmak için dağa çıkmış, hepsini birer birer temizlemiş. İşi bitirince köye, karısına dönmüş ama geldiğinde karıısın öldüğünü öğrenmiş. Karısını alıp dağda, iki tepe arasında bir yamaca defnetmiş ve ölene kadar dağlarda yaşamış. Öldükten sonra sevdiceğinin yanına gömmüşler ve üzerine de bir türbe yapmışlar.

Karaoğlan’ın başından geçen bu acıklı hikayeye şahit olan köy halkı çok üzülmüş, gözyaşı dökmüş. Karaoğlan da karısının ardından ağıtlar yakmış. Bölgeden geçenler akan sularda, esen yellerde hep o ağıdı dinlerlermiş. Evlenecekler o tarihten beri evlenmeden önce sevdiğini beklerken vefat eden bu talihsiz kızın mezarını ziyaret ederlermiş. Yöre halkı bu unutulmaz aşkın adını dağa vererek ölümsüzleştirmişler.

Bu iki rivayetten hangisi doğru diye soracak olursanız ikincisi derim. Peşinden de ilave ederim. Doğrusunu Allah bilir. 

Okunma 644 kez Son Düzenlenme Pazar, 28 Temmuz 2019 12:58
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2019 İsmail Güleç