3.jpg

Etkinlik Takvimi

04 Şub 2020;
09:00PM - 11:00PM
Enderun Sohbetleri

Kimler Sitede

118 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 19

Dün 61

Haftalık 144

Aylık 2568

Tüm Zamanlar 333361

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Salı, 16 Temmuz 2019 22:25

Yanya yahut Ioannina

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Yanya, Yunanistan’ın kuzeybatısında Epir denilen dağlık bölgenin çok önemli bir merkezi. Yarımada üzerine kurulu şehir coğrafi ve tarihi özelliklerinden dolayı turistlerin gözdesi. Kuzeyi ve doğusu dağlarla, batısı göl ile çevrili bu güzel kent Yunancada "Yahya'nın Şehri" anlamındaki adını koruyucu azizi olan Aziz John’dan alıyor.

Türkler Yanya’ya ilk önce şehrin despotunun Arnavut saldırılarına karşı yardım istemesi üzerine Gazi Evrenos Bey’in kumandanlığında 1390’larda gelir. Saldırıları savuşturan ve sükuneti temin eden Evrenos Paşa kalenin dışında, göl kenarında Livadiyot mahallesinde cami, mektep ve zaviyeden oluşan bir külliye kurar. Evrenos Paşa’dan kırk yıl sonra 1430’da sulh yoluyla alınır. Osmanlı döneminde Yanya gelişir, büyür ve şehir Ortaçağ kalesinin dışına taşar ve sancak merkezi olur. Epir’in bu önemli Bizans merkezi Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin sulh içinde yaşadıkları bir huzur kentine dönüşür.

Yanya 483 yıl Türklerin idaresinde kaldıktan sonra 1913 yılında teslim Türkler tarafından teslim edilir. Lozan Anlaşması ile de şehirdeki 5000 civarında Müslüman nüfus 1924’te Türkiye’ye gelir.

Yanya Osmanlılar döneminde zengin ve müreffeh bir şehir imiş. Gümüş tel işlemeciliği meşhurmuş. Zengin Yunan tüccarların yaptırdığı konaklar ve yaptırılan okullar ile imrenilesi bir yer imiş. Önemli ve güzel bir yer olmasa devrin tüm büyük devletleri konsolosluk açar mıydı?

Yanya yetiştirdiği alim ve şairlerle de meşhur. Evliya Çelebi taa o zamanlarda bile Yanya’da pek çok âlimin ve çoğu Farsça bilen bilgili kişilerin olduğunu söyler. Ayrıca kitapçıları bol ve ahalisi kitaplara düşkün imiş. Yanyalı şairlerden oluşan tezkire yazılacak çok şair yetişmiş. Yanyalı Mehmed Esad Efendi, Reşid Akif Paşa, Safi, Selim Sırrı Paşa, Hoca Tahsin Efendi adı duyulan şairlerinden birkaçı. Sadece şairleri değil mutasavvıfları da meşhur. En meşhuru da Sünbüli şeyhi Yusuf Sinan Efendi ile Nakşi şeyhlerinden Şeyh Yusuf Yanyavi. Hukukçu ve devlet adamı Sava Paşa ile Ali Kemali Aksüt’ün de Yanyalı olduğunu belirtelim ve bu bahsi kapatalım.

Yanya’da iki önemli isim var: Aslan Paşa ve Tepedelenli Ali Paşa. Arslan Paşa ve ailesi Yanya’yı 1611’den 1787’ye kadar yönetmiş. Doğal olarak da birçok eser kazandırmışlar Yanya’ya. 1787’de vali olan Ali Paşa ise idam edildiği 1821’e kadar el atmadığı eser kalmamış, kaleyi tamir ettimiş, kışla inşa etmiş, dükkanlar, medreseler, mektepler, hamamlar yaptırmış ve kendisi için bir saray inşa ettirmiş. Kale içinde bir tepeye Arslan Paşa cami inşa ettirirken nazire yapar gibi diğer tepesine de Ali Paşa bir cami inşa ettirmiş. Bu iki isimden sonra eser kazandıran diğer isim Sultan Abdülhamit. O padişah iken yurdun birçok yerde olduğu gibi Yanya’da da belediye binası, askeri daire, topçu kışlası, Guraba Hastanesi ve saat kulesi inşa edilmiş. Hepsi hâlâ sağlam ve kullanılıyor.

Aslan Paşa Külliyesi

Şehrin ilk valilerinden Arslan Paşa 1618’de bölgenin en önemli külliyesini yaptırır. Kubbeli bir cami, büyücek bir medrese, yolcular ve fukara için imaret ve bir türbeden oluşan külliyenin hemen aşağısında da çifte hamam yaptırır. Güzel olan şu ki bu yapıların hepsi günümüze ulaşmış. Cami müze olarak düzenlenmiş. İç revaklarını tutan dört mermer sütunun üst tarafındaki kitabede Arslan Paşa’ya dair bilgi var.

Caminin haziresinde Arslan Paşa’nın aile üyelerinin mezarları bulunuyor. Ancak Şahin Bey, Pehlivan Bey, Bibir Paşa’nın ve ailelerinin mezarları yok olmuş. Birbirinden güzel mezar taşları duvarın dibine doğru dizilmiş. Üzerindeki süslerden bir kısmının kadınlara ait olduğu anlaşılıyor. Sadece mezar taşlarına bakarak burada medfun zevatın önemli kimseler olduğu anlaşılır.

Yüksekçe bir tepe üzerinde olduğu için merdivenlerle çıkılan cami kesme taştan yapılmış, kare planlı, tek mekanlı ve tek kubbeli bir yapı. Özellikle bu bölge camilerinde görüldüğü gibi kubbe sekizgen taşıyıcı üzerinde. Dört tarafından da kemerli payandalarla desteklenmiş. Kubbe, destekleyen kasnakların doğal uzantısı piramidal şekilde kiremitle örtülü. Minaresi de kesme taştan örülmüş.

Camiin mihrabı ve minberi duruyor. Tezyinat ise Evliya Çelebi’nin dediği kadar var. Minberin girişinin üst kısmında üstte yıldız, alta kare formun içinde besmele, onun altındaki kısımda ise kelime-i tevhid yazılı. Kubbenin alt kısmında önce ayete’l-kürsi dönülmüş. O bitince yeniden besmele çekilip diğer camilerde görmediğim şekilde önce kelime-i tevhid, sonra Muhammed, Ebubekr, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin yazılmış kubbenin altında dönen şeride. Onları Allahu veliyyü’t-tevfik ve’l-hidaye takip ediyor. Ve vemâ tevfîki illâ billâh aleyh ve tevekkeltü yazısı ile şerit tamamlanmış oluyor. Kubbenin göbeğinde ise sade bir tezyinat var. 1760’te bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi’nin öve öve bitiremediği süslemeler ise ağırlıklı olarak pencere etraflarında ve kubbe geçişlerinde. Pencerelerin üzerinde ise müsenna hüve yazılı.

İçerisi müze olarak düzenlenmiş ve Türklere, Rumlara ve Yahudilere ait eşyalar farklı bölmelerde teşhir ediliyor. Mihrabın önündeki camekan içinda yazma Kuran-ı Kerim var, pencere boşluğuna kıyafet giydirilmiş manken koymuşlar. Ahşap işi oturma grupları ile biri tarafından hediye edilmiş Bursa, Suriye ve İran işi kumaş yazılı bir seccade var dikkatimi çeken. Son cemaat mahfili ile sonradan ilave edilen sıra pencerelerin olduğu bölmede yöresel kıyafetler, kişisel süs eşyaları ile silahlar teşhir ediliyor. Burada bir bölüm Rumlara, bir bölüm de Yahudilerin eşyalarına ayrılmış.

Camiin her iki tarafında ise boydan boya sıralanmış pencereleri ile ilave bölümler var. Köşke bakan kısmın altında kemerli içe doğru kesik silindir formunda altı koridor var. Muhtemelen camiin temelini kuvvetlendirmek için yapıldı ve üstü de boş kalmasın diye pencereli mekan konduruldu. Tadilat edilmiş ve boyanmış haliyle güzel göründüğünü söylemeliyim.

Avlu kapısının hemen önünde ise Kapıcıbaşı Mustafa Bey tarafından yaptırılan köşk bulunuyor. Kalenin içine bakan kısmı yüksekçe duvar ve pencereden oluşurken camie ve girişe bakan kısımları revaklarla çevrili hücrelerden oluşuyor. İki kademeli olan köşkün girişe bakan kısmı daha alçakta. Revakların sütunları binanın girişindekiler hariç silindir formunda, giriştekiler ise dört köşeli. Kapısı kilitli, pencereleri kapalı olduğu için içerisini göremedik. Hemen önünde ise etrafı demir şebeke ile örülü bir alanda gülleler istiflenmiş. Giriş avlusunda karşı tarafta ise toplar duruyor.

Avlunun göle bakan tarafından bugün duvarları ve kalıntıları kalan aşhane var. Camiin göle bakan tarafındaki ağacın altında ise kime ait olduğunu bilmediğim bir mezar var.

Camie nereden bakılırsa bakılsın aynı simetri ve ölçüler içinde bir derinlik hisse veren görüntüsü var ve bence sadece bu özelliği bile onu önemli bir eser yapmak için yeter.

Aslan Paşa Türbesi

Türbe Caminin kıble tarafında geniş hazîrenin içinde sekiz köşeli bir plana göre yapılmış, kubbesi kiremit örtülü Arslan Paşa Türbesi bulunuyor. Türbenin içine hazireden toplanan mezar taşları konulmuş. Kubbesinde çok şık ve sade bir süsleme var. Köşelerin birinde geniş pencere var, birinde yok. Alttaki pencere diktörgen ve söveleri mermer. Üst pencereler ise daha küçük ve üstü sivri kemerli. Kubbesi ise köşelerden yukarı doğru yükseleliyor ama keskin çizgilerle olmadığı için kubbe formunda ve kiremit ile kaplı.

Fethiye Cami

Kale içinin en yüksek noktasında, büyük taş kemerli bir kapıdan geçilerek girilen içkalede, kayalıkların göl kıyısına bakan kısmında ikinci bir cami daha var. Yaptırandan dolayı adı Mustafa Efendi camii olarak da geçer. Fetihten sonra burada cuma namazı kılındığı için namazgah da denilen cami cuma namazının kılındığı yere inşa edilmiş. İsminin Fethiye olmasının nedeni de bu. Gördüğümüz cami 1800’lerde Ali Paşa tarafından yeniden yaptırlmış hali. II. Dünya Savaşı esnasında hastane olarak kullanılan cami 1970’lerde restore edilmiş ve hâlen müze olarak hizmet veriyor.

Kare planlı, tek şerefeli taş minareli camide son cemaat mahalli yok. Yapıldığı tepe o kadar yüksek ki camie merdivenlerle çıkılıyor. Kapının her iki tarafında iki pencere ve üstte de üç küçük penceresi olan camiin yan duvarlarında da üstekiler daha küçük olmak üzere dört pencere var. Kıble duvarında ise mihraba gelen yerin sağında ve solunda altlı üstlü ikişer pencere daha var. Dolayısı ile içi çok aydınlık. Camiin içi beyaz badanalı olmakla birlikte mihrap ve kubbedeki sadeliği ile dikkat çeken tezyinat duruyor. Mihrabın iki tarafındaki mermer sütunun Bizans dönemi kalıntılarından alındığı söyleniyor.

Camiin kubbesi sekizgen bir taşıyıcı ile yükseltilmiş ve kubbesi yöreye has taşlarla kapatılmış. Öbürüne göre daha sade diyebiliriz.

Ali Paşa’nın Türbesi

Yanya’nın meşhur valisi Tepedelenli Ali Paşa devlet içinde önemli görevler üstlenmiş ve aldığı tüm görevleri başarı ile yerine getirmiş bir kumandan. Dağlık olan bölgenin en büyük sorunu eşkıyalardır ve Ali Paşa onların hakkından gelmeyi başarır. Ancak kendisi de zaman zaman eşkıya gibi davranmaya başlar ve başına buyruk hareket eder. Çok sert ve asabi olan Ali Paşa göz korkutmak ve idareyi sağlam tutmak için ahaliye sert davranmış olmalı ki halktan İstanbul’a şikayetler gitmeye başlamış. Ama onun sonunu hazırlayan sertliği değil, bağımsız bir devlet kurma arzusu ve bunu gerçekleştirmek için yaptıkları olmuş. Sığındığı göl üzerindeki Pandeleimon Manastırı’nda odasında öldürülür ve başı İstanbul’a gönderilir. Başsız gövdesi de eşi Emine Hanım’ın Fetiye Camiin karşısındaki mezarının yanına defnedilir.

Türbenin üstü demir şebeke ile çevirlir. II. Dünya Savaşı esnasında demirler sökülür ama daha sonra 1999 yılında aslına uygun olarak yeninden yaptırılır.

Yarım metre yüksekliğide ve yarım metre genişliğinde taç duvarla çevrili mezarlık içinde iki mezar var. Çevredeki birkaç mezar taşından bir zamanlar buranın camiin haziresi olduğu anlaşılıyor.

Şeyh Haşim yahut Evranos Bey Zaviyesi

Gazi Evrenos Bey 1390’larda, Yanya despotunun Arnavutların saldırısına karşı kendilerini koruması için davet etmesiyle geldiği şehirde, kalenin dışında göl kenarında Livadiyot mahallesinde Mavili Meydan’da bir mescid, mektep ve zaviye kurduğuna dair kayıtlar olduğunu Ayşegül Kılıç’ın bir makalesinden öğrendim. Kılıç makalesinde zaviye hakkında detaylı bilgi veriyor. Tekkenin önündeki levhada yer alan çizime göre tekke büyük bir bahçenin için inşa edilmiş. Girişinde beş odası ve meydanın olduğu daire şeklinde bir salonu olduğu belirtilmiş. Tepedelenli Ali Paşa’nın zaviyeyi aslından daha büyük ve daha güzel bir şekilde adeta yeniden inşa ettiği yazılı kaynaklarda. Tamir edilen zaviye, XIX. yüzyılın sonuna kadar duvar yapısını ve XX. yüzyıl sonuna kadar da şeklini korumuş.

Zaviyeye Şeyh Haşim denmesinin nedeni 1844’de zaviyedarlığa tayin edilen şeyh efendiden dolayı. Arşiv kayıtlarında hep Gazi Evrenos Bey Zaviyesi olarak geçer. Zaviye ile 44 yıl ilgilinen Şeyh Haşim’den sonra oğlu Şeyh Razi Efendi 1924’e kadar zaviye ile ilgilenir. Zaviye 1924’de mübadeleden sonra Yunanistan Kamu Malları Kurumu’na devredilir. 200 metrekarelik bir arsa üzerinde 30 metrekarelik bir yapı olarak kaydedilmiş. Muhtemelen girişteki odalar o zaman yıkıldı ve sadece meydan kayıtlara geçti. Vakfın son idarecisi olan Şeyh Razi, nüfus mübadelesinden önce Yanya belediyesinde memur olarak çalışırmış. Mübadeleden sonra kimse kalmayınca zaviye de kapanmış ve bugün yıkıntıları var sadece.

Zaviye muhtemelen ilk kurulduğunda Bektaşi tekkesi idi ve zamanla Halveti tekkesi oldu. İstanbul’da Sünbililiği tesis eden Sünbül Sinan’ın da Yanyalı olduğunu düşündüğümüzde Halvetilerin Yanya’da tarih boyunca güçlü olduğunu düşünebiliriz. Germiyan ilinin Şeyhli kazasından Yakup Efendi adında biri rüyasında kıyametin koptuğunu ve kendisi ile birlikte pek çok kişinin de günahlarından dolayı cezalandırılacağını görünce tövbe istiğfar edip Şeyh Sünbü Efendi’ye gider ve bağlanır. Sünbül Efendi icazet verecek kadar yetiştikten sonra Yakup Efendi’yi Yanya’ya gönderir.

Zaviye bugün yıkık bir halde ve dikkat edildiğinde temellerinin izi görünüyor. Sadece bir duvarı ayakta. Zaviyenin bahçesinde ve binanın batı tarafına doğru bir kafeterya var. XIV. yüzyıl Osmanlı tarihine ait çok önemli ancak unutulmuş yapılardan bir olan zaviye muhafaza edilmeyi ve restorasyonu bekliyor. Umarız çok beklemez.

Okunma 618 kez
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2019 İsmail Güleç