hh.jpg

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

96 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 108

Dün 111

Haftalık 219

Aylık 2733

Tüm Zamanlar 273091

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Pazar, 07 Şubat 2016 10:45

Abdurrahim Fedâî’nin Hâfız Divânı’nın İlk Beytine Yaptığı Şerhin Önceki Şerhlerden Farkı

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

[Uluslararası Melâmîlik ve Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî Sempozyumu 9-10 Mayıs 2015 Antalya Bildirileri, ed. Rıdvan Yıldırım, Ankara: TİKA, 2016, s. 189-202.]

Sadık Vicdanî Tomar-ı Turuk-ı Aliye’sinde (1995: 19-84) ve Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler (1982) isimli eserinde Melamileri üç devirde inceler. Bunlar, ilk dönem melamileri olarak da adlandırılan hicretin üçüncü asrında Nişabur’da ortaya çıkan Hamdun Kassâr’la başlayan Melamiyye-i Kassâriyye, orta devre melamileri olarak da anılan Hacı Bayram Veli’nin halifesi Ömer-i Sikkînî’ni ile başlayan Melamiyye-i Bayramiyye ve son devre melamileri olarak da isimlendirilen XIX. asırda Muhammed Nûru’l-Arabî tarafından kurulan Melamiyye-i Nûriyye’dir.

Üçüncü devre melâmilerinin kutbu Nûru’l-Arabî, Kudüs’e yerleşmiş Hz. Hüseyin soyundan gelen bir ailenin çocuğu olarak 1813 yılında dünyaya geldi. Babasının Mısır’a göç etmesiyle de tahsil hayatını Mısır’da tamamlamıştır. Babasının küçük yaşta vefat etmesiyle dayısı tarafından himaye edilmiştir. 1820’de Şeyh Hasan Kuveysni’nin yanında başladığı tahsil hayatı dokuz yıl sürdü. Farklı hocalar ve şeyhlerden feyz aldıktan sonra döndüğü Mısır’da hocası tarafından Rumeli’ye gönderildi. Burada Kazanlı Abdülhalık Efendi’ye intisap etti ve onun ölümüyle de Trabzonlu Şeyh Mustafa’ya bağlandı ve Nakşıbendiyye-Müceddidî icazeti aldı. Ömrünün büyük bir kısmı bugün Makedonya sınırları içinde olan Usturumca ve Üsküp’te geçti. 13 Mart 1888’de[2] Usturumca’daki evinde vefat etti ve vefat ettiği odaya defnedildi.** (Azamat 2005: 560-561)

Nûru’l-Arabî Üsküp’te Arap Hoca olarak tanınmıştır. Prizren’de Noktatü’l-Beyan isimli risalesini okuttuğu için adı Noktacı Hoca olarak da bilinir. (Vicdani 1995: 68) Bu satırların yazılmasının nedeni olan Abdürrahim Fedâî Efendi, son devre melamilerinin piri ve kutbu olan Muhammed Nûru’l-Arabî’nin damadı ve halifesidir.

Abdürrahîm Fedâî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte XIX. asrın ortalarında dünyaya gelmiş olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prizren’de dünyaya gelen Abdürrahim Efendi’nin dedesi Maksut Bey ve babası Ali Bey Prizren’in ileri gelen saygın şahsiyetlerindendir. Katlanova ve Doyran’da han, hamam ve arazileri olan bu zengin aile bölgede oldukça saygındır.***

Babası Ali Bey, Fedâî’nin eğitimine oldukça önem vermiş, onun iyi bir eğitim alması için her türlü fedakarlığı göstermiştir. İlk eğitimini Üsküp’te alan Fedâî, ardından Mısır’da Ezher Üniversitesinde eğitimini tamamlamış ve Üsküp’e dönmüştür. Müderris olarak zahirî ilimler için icazet alan Fedâî, Üsküp Medresesinde müderrislik yapmaya başlamıştır. Uzun süre bu görevini sürdüren Fedâî, dinî ilimler konusunda dönemin sözü dinlenir âlimleri arasında yer almıştır.

Fedâî, Üsküp Medresesinde eğitim vermeye devam ettiği sıralarda Muhammed Nûru’l- Arabî’nin sohbetlerini duyar ve dinlemeye gider. Nûru’l-Arabî’nin sohbetlerinden çok etkilenmesi üzerine onun müridi olmak ister. Üsküp’te Boyalıhan[3] denilen yerde Nûru’l-Arabî ile görüştükten sonra biat etmek ister. Nûru’l-Arabî, geceyi Boyalıhan’da geçireceğini, bu konuyu sabah görüşmeyi arzu ettiğini söyleyerek Fedâî’yi gönderirir. Fedâî, ertesi gün hana geldiğinde, Nûru’l-Arabî’nin erkenden Usturumca’ya doğru yola çıktığını öğrenir. Hemen peşinden Usturumca’ya gider ve orada Nûru’l-Arabî’yi bulur.

Fedâî, biat etme arzusunu ısrarlı bir şekilde yeniler. Nûru’l-Arabî, Fedâî’nin ısrarı karşısında bir şartı olduğunu, bu şartını kabul etmesi durumunda kendisini ihvanı olarak kabul edebileceğini bildirir. Fedâî, şartı kabul edeceğini söyler ve şartını sorar. Nûru’l-Arabî’nin şartı Fedâî’nin, kalın dudaklı, kara ve çirkin kızıyla evlenmesidir. Fedâî, bu şart karşısında en ufak bir tereddüt göstermez ve kararlılığını yineler. Nûru’l-Arabî, bu kararı ailesine nasıl kabul ettireceğini sorunca da, kararına ailesini karıştırmayacağını söyler. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen Fedâî sözünden dönmez ve Nûru’l-Arabî’nin kızı Latife Hanım’la evlenir. Ailesinden, ailesinin zenginliğinden ve şöhretinden tevhit ilmi uğruna fedakârlık yaptığı için kendisine Nûru’l-Arabî tarafından Fedâî mahlası verilir. Latife Hanım aslında çirkin bir kadın değildir. Nûru’l-Arabî, Abdürrahim Efendi’nin ne kadar ciddi olduğunu ölçmek için lâtif bir nükte ihtivâ eden küçük bir imtihan yapmıştır.*

Muhammed Nûru’l-Arabî’nin Şerif Efendi ve Latife Hanım adlarında iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Fedâî ile onların çocuklarından devam etmiştir. Fedâî’nin Latife Hanım’la olan evliliğinden Hacı Kemal Efendi, Hakkı Efendi ve Ali Efendi olmak üzere üç oğlu olmuştur.

Fedâî, tevhit ilminde zevki yüksek bir ihvân ve cezbeli bir zattır. Tevhit makâmlarını kısa sürede tamamlamış ve ilmindeki derinlik ilhamla günden güne artmıştır. Bursalı Mehmet Tahir Efendi onun bu özelliğini şu cümlelerle ifade eder.

... ulûm-ı zâhire ve bâtınadaki mahâretleri teslim-kerde-i erbâb-ı irfân mevcûd olan sekiz-on parça âsâr-ı kudsiyeleri meyân-ı urafâda mütedavildir. Bir defâ ulûm-ı resmiyyede icâzet verdikleri gibi ulûm-ı bâtıneden dahi nice nice urefâ yetiştirmişlerdir. (2014: 9)

Melâmet-i Nûriye’nin yayılmasında etkili olmuş isimlerden biri olmuş, bu uğurda etkin görevlerde bulunmuştur. Geçmiş dönemlerdeki melâmîlerin merkezî yönetim tarafından bir tehdit unsuru görülüp kıyıma ve sürgüne uğratılmalarına rağmen, Nûru’l-Arabî’nin gayreti ve halifelerinin yönlendirmesi ile melâmîler merkezî yönetim tarafından bir tehdit unsuru olarak görülmemiş, herhangi bir kıyım ve sürgüne uğramamışlardır. Abdürrahîm Fedâî, Ali Urfî Efendi (ö. 1305), İştipli Salih Rıfat Efendi (ö. 1326), Hacı Süleyman Bey (ö. 1307), Şeyh Kemal Efendi (ö. 1332), Vehbi Efendi (ö. 1323), Hacı Maksut Efendi, Salih Lütfü Efendi ve pek çok önemli melâmî, haklarında ortaya atılan asılsız iddiaların görüşülerek giderilmesinde ve melâmetin yeni yüzünün merkezî yönetim tarafından kabul görmesinde etkin rol oynamış, örnek yaşantılarıyla halk tarafından benimsenmişlerdir. Dolayısıyla melâmet büyük bir coğrafî alanda geniş kitlelere yayılmıştır.

Bu zaman zarfında Fedâî’nin, Üsküp Melâmî dergâhında Muhammed Nûr’un baş halifesi olarak görev yaptığını görmekteyiz. Gerek yaşantısıyla, gerek ortaya koymuş olduğu eserlerle ve bu eserlerde gündeme getirdiği yeni açılımlarla, ihvanın daha çabuk bir şekilde olgunlaşmasına katkıda bulunmayı sürdürmüştür.

Müritlerin eğitilmesi hususunda getirdiği bir takım yeni uygulamaları anlattığı risalesini Nûru’l-Arabî’ye sunan Fedâî’nin görüşleri Nûru’l-Arabî tarafından kabul görmüş, yetiştirdiği bazı halifeler daha o dönemde derslerini Fedâî’nin uygulamalarına göre vermeye başlamışlardır. Ancak bu onaya karşın Nûru’l-Arabî müritlerine mevcut dersleri vermeye devam etmiş, bu değişikliğin isteğe bağlı olarak uygulanmasını uygun görmüştür. Bu süreçte bazı halifeleri ihvana ders telkini Risâle-yi Sâlihiyye’de belirtilen rabıtalara göre yaparken, Fedâî hazretleri ve tesirinde yetişen halifelerinden bir kısmı da Risale-yi Vehbiye’ye göre rabıtaya yapmaya devam etmişlerdir.

Nûru’l-Arabî, Ustrumcalı Süleyman Bey’in konağında Vranofçalı Elmas Efendi (ö. 1906), Ali Urfi Efendi (ö. 1888), İştibli Salih Rıfat Efendi (ö. 1908), Salih Lütfü Efendi ve diğer bazı halifeleri ile toplantı yaparken, bu konu gündeme geldiğinde “Gün gelecek kutuplardan birisi, rabıtaları değiştirecek” diyerek bu değişikliğin ileride olacağına işaret etmiştir. Bu değişiklik torunu Hakkı Efendi tarafından uygulamaya konacaktır.

Abdurrahim Fedâî Üsküp’teki tekkenin* ilk şeyhi olmuş, ondan sonra da oğlu Kemal Efendi şeyh olmuştur. Daha sonra Kemal Efendi İstanbul’a gelince de oğlu Hakkı Efendi şeyh olmuştur. (Gölpınarlı 1992: 302)

Muhammed Nûr, 1884 yılında ikinci kez hacca gitmeye niyetlenmiş, damadı Abdürrahîm Fedâî, torunu Hacı Kemal Efendi ve ihvanıyla birlikte bu hacca katılmışlardır. Fedâî, hac dönüşü sırasında 1303 Muharreminin birinci günü (10 Ekim 1885) vefat etmiş,[4] Süveyş civarında Ayn-ı Musa denilen yerde defnedilmiştir. (Bursalı 1333: 133) Vefatından sonra Üsküp Melâmi dergâhına büyük oğlu Hacı Kemal Efendi şeyh olmuştur.

Son dönem melâmilerini kendileriyle bizzat görüşerek anlatan Sadık Vicdani, Fedâî’den bir yer dışında bahsetmemesi, onun İstanbul’da pek tanınmadığını düşündürmektedir. Aynı şekilde Gölpınarlı, meşhur eserinde Nûru’l-Arabî’nin diğer halifelerini anlatırken Abdürrahim Fedâî’den ‘halifetü’l-hülefa’ diyerek kısaca bahsetmektedir. Kaynaklarda ondan yeterince bahsedilmemesinin nedeni Nûru’l-Arabî’den önce vefat etmiş olması ve İstanbul’da yeteri kadar tanınmaması olabilir.

Abdürrahim Efendi dini ilimlerde de icazet sahibi alim bir zattır. Nûru’l-Arabî’nin oğlu Kemal için tertip ettiği sünnet düğününde kimi davetlilerin uygunsuz davranışların İstanbul’a eksik ve yanlış olarak aksettirilmesi üzerine meclis-i meşayihte şeyhini savunmak üzere İstanbul’a gönderilecek kadar bilgili ve güvenilir biridir. (Gölpınarlı 1992: 305)

Abdülehad Efendi (ö. 1913), Hacı Hafız Abdürrauf Efendi (ö. 1921), Yunus Efendi (ö. 1911), İsmail Efendi (ö. 1910) Fedâî’nin halifeleridir. (Gölpınarlı 1992: 309-310) O, talebelerine iki defa icazet verebilen nadir mutasavvıflardandır. (Bursalı 1333: 133)

Eserleri

Abdürrahîm Fedâî, konusu tevhid ve mertebeleri olan bir çok eser yazmıştır. Onun eserlerinin temel özelliği öğretici oluşudur. Manzum eserlerinde bile bu özellik göze çarpar.

Bursalı Mehmet Tahir, Fedâî’nin eserlerini; Kasîde-i Nûniyye, Kasîde-i Tâiyye, Merâtibü’l-Vücûd, Risâle-i Vehbiyye, Manzum Şerh-i Şâfiyye, Şerh-i Sırr-ı Ene’l-Hak, Hediyyetü’l-Hac, Risâle-i İrâde-i Cüziyye, Risâle-i Ahvâl-i Melâmiyye, Manzum Merâtibu’l-Vücüd, Manzûme-i Vehbiyye ve Mecmûa-ı İlâhiyyât olarak sıralar. (1333: 133) Gölpınarlı, Tefsîr-i Sûretü’l-Kevser isimli bir eserinden de bahseder. Abdürrahim Efendi’nin Arapça yazdığı tek eser olan bu tefisiri Gölpınarlı çok beğenir ve ¨Keşke bu risaleden başka risale yazmasaydı, hele nazma hiç özenmeseydi. İlim ve ihatası, tasavvuftaki rüsuhu tamamıyla bu tefsirde görülüyor.¨ (1992: 305) diyerek över. Fedâî mahlasıyla yazdığı şiirlerini topladığı küçük bir divanı vardır. Kaynaklarda geçmeyen Risâle-i Rûh-i Kızıl alâ Esrâr-ı Mebzûl, Muammâ-yı Sırr-ı Ezel, Şerh-i Beyt-i Hâfız-ı Şirâzi isimli eserleri de vardır.*

Kasîde-i Nûniyye Muhammediye tarzında yazılmıştır. Fedâî bu eserde varlık mertebelerinden ve Melamiliğin hallerinden bahsetmektedir. 1363 beyittir. (Şahin 2009)

Kasîde-i Tâiyye ve Merâtibü’l- Vücûd yine tevhid neşesiyle yazdığı şiirlerinden oluşan eserleridir. Risâle-i Vehbiyye’nin konusu da tevhid mertebeleri ve birliğidir. Bu eser Hasan Fehmi Kumanlıoğlu tarafından şerh edilmiştir. (İzmir: 2005) Gölpınarlı Fedâî’nin manzum eserlerini nazım olarak çok başarısız bulur. (1992: 306)

Hediyetü’l-Hac, fena ve beka mertebelerinin hacc menasiki üzerinden anlatıldığı küçük bir eserdir.

Bu eserlerin mühim bir kısmı bir kaç sayfalık risalelerden oluşmaktadır ve çeşitli mecmualar içindedir.

Çalışmamıza konu olan metin şöyledir.

Şerh-i Beyt-i Hâfız-ı Şirâzî

Abdürrahîm Efendi el-Melâmî

Elâ yâ eyyuhe’s-sâkî edir ke’sen ve nâvilhâ

Ki ışk âsân numûd evvel velî uftâd muşkilhâ

Elâ, sen âgâh ol. eyyuhe’s-sâkî, ey sâkî, ya’ni ey mücellâ-yı hüsn-i ehâdiyet olan sûret-i âdem ki ayn-ı haktır ve kitâb-ı mutlaktır ve mecma’-i ezvâk-ı enfüs ü âfâkdır, raaytü rabbî fî sûretihî şâbbi emred kavline mısdaktır. Edir ke’sen, sen ey mücellâ-yı hüsn döndür kadeh gibi olan tecelliyât-ı hüsnünü ki kâffe-i zerrât âfâk u enfüsde aynen meşhûddur ve tafsîlen mer’îdir ve ehl-i nazara mukarrerdir, ve zeviye’l-ezvâka me’zûkdur, ve âşık u ma’şûkda hüveydâdır. Ve nâvilhâ, ve dahî ol ke’s-i tecelliyâtı ve dekâik-i me’âni-i hüsnü ve cilve-nümâ-yı sırr-ı şâbı ve lezâiz-i mahbûb-ı rûhânîyi bana da sun. Ya’nî meclis-i Ka’be-i zâtda ve meyhâne-yi zevk-i vahdetde bulunan uşşâk-ı Melâmiyyeyi ve remz-i makâm-ı ayn-ı temkîn-i sûret-i Hüdâ ve meşhed-i sırr-ı şâbbi-i Nebevî olan ricâli maksad-ı sıdkda olanlara sen sun. Ki ışk âsân numûd evvel aşk ki hubb-ı zât-ı İlâhî ve hareket-i vech-i ehâdî ve nüzûl-i sırr-ı gaybı ehl-i vücûd ve ehl-i sûrete âsân göründü. Ya’ni sıfât-ı İlâhî olan hubb-ı İlâhî kendi mir’atında zuhûr etmemiş insân-ı hayvân olanlara kable’s-sûluk ve’l-vüsûl âsân göründü. Zîrâ ayn-ı Hak olan sırr-ı ehâdiyyet ve cemâl-i vâhidiyyet [2] ve kemâl-i rubûbiyyet rü-nûma olmadığı cihetden zulumât-ı kevnde ve evhâm ve hayâlâtda müstağrak-ı cehl ü firkat olduklarından kıraât-ı kitâb-ı mushaf-ı hüsn ve cilve-i mahbûb-ı hakikat-nümûn mestûriyetinden kîl u kâlde kalıp âsân göründü. Binâen aleyh vech-i hüsn-i ehâdiyyete perde ve hicâb olan evhâm u hayâlât-ı mâsivâ matla’-ı vech-i âdemiyetden şems-i tecellî-i vech-i hakîkati pertev-i nûr-i zâtî-i gaybi kü’ûs olan mecâli ve mehâbib-i süveri enfüs ve âfâkı irâde ve münâvele sâkî-i hüsn-i Ahmedîden niyâz olunur. Velî üftâd müşkil-hâ velâkin ol hubb-i zâtî-i aşk-ı uşşâkâna nice müşkiller düşdü. Zirâ âşık ve ma’şûk ayn-ı vâhid olup sûret-i şâbde râî ve mer’î sûretin atılmış görüldü. Âşık kim olacağı ve ma’şûk ne olacağı bir ayn-ı vâhid sûretinde müştebih-i hüveydâ oldu. Ayn-ı ehâdiyyet iki nâm ile müsemmâ oldu. Mushaf-ı hüsn-i ehâdi ve dakâik-i kelimât-ı hurûf-ı mahbûbu suver-i kesretle nigârının cem’iyyete kadeh-i vahdet şikest olunca zevk şarâbı hüsn-i âfâk vü enfüste münteşir oldu. Kitâb-ı metn-i hüsn şerhiyle berâber yine bir nüshada iki nâm ile göründü. Öyle olunca hüve’l-evvelü hüve’l-âhirü hüve’l-zâhirü hüve’l-bâtın olan ve hazret-i hüviyetden ibâret bulunan mürşid-i hakîkî ve sâkî-i gaybî ve ke’s-i tecellî ve şâb-ı rübûbî ve aşk-ı Ahmedî ve nüzûl-i rahmânî [3] ve sırr-ı zevk-i uşşâkı ve hâl-i vech-i ehadî olan esâmi-i hüsnü ile müsemmâ ayn-ı ehâdiyyenin imdâd ve tecellisi ile müşkiller ref’ olundu. Mir’at-i hüsn-i mahbûbda âşık ve ma’şûk suretleriyle bir vech göründü ve bî-nihâye zevk müşâhede olundu ve hâr-ı beliyyât-ı süver içinde gül-i ra’nâ alındı. Ve evrâk-ı kitâb-ı tafsîlde nokta-ı besmele-i sırr-ı Alî kırâat olundu. Ene noktatün elleti tahta’l-bâi sırrı keşf olundu. Kütüb-i semâviyyede bulunan esrâr enfüs ü âfâk-ı fâtiha-i vech-i Ademîde nokta-i hâl-i Yezdânî rûh-i Ahmedî besmele-i rûh-i gülzârda istişmâm olundu. Tûbî sümme tûbî nidâları kâbe kavseyn ebrû-yı suret-i şâbde nağme-i mutribânla istima’ olundu.

Hanâçir-i müjgân-ı çeşm-i fettânla imânlar mecruh oldu. Sevâd-ı gayb-ı mutlak kâffe-i zerrât-ı âlem-i vucûdda küfr-i hakîkî ile muhît oldu. Zâhidân-ı bî-reynân vâveyle diyerek dûzah-i firkat-i şirkde makhûr ve münhezim oldu.

Beytin tercümesi

Hafız Divanı’nı tercüme eden mütercimler beyti şöyle tercüme etmektedirler.

Gölpınarlı: Saki, döndür kadehi, herkese sun, bana da ver. Çünkü aşk önce kolay göründü, ama sonradan çok müşküller meydana geldi.

Şardağ: Ver ey sakiy kadeh dönsün, içip kansın bütün canlar
Sanılmışken kolaydır aşk, sonra çıktı ne zorluklar.

M. Kanar: Saki, Dolaştır haydi kadehi, sun
Aşk kolay göründü ilkin, sonra çıktı çok sorun.

H. Kırlangıç: Saki kadehi gezdir bana da ver
Aşk önce kolay göründü fakat sonra sökün etti güçlükler

Yukarıdaki tercümelerin de yardımıyla beyit şu şekilde tercüme edilebilir.

Ey sâkî, şarap kadehini döndür, dolaştır, bana da ulaştır; çünkü aşk önceden kolay göründü ama sonradan zorluklar ortaya çıktı.”

Şerhler

Hafız Divânı şerhi deyince akla gelen ilk şerhler Surûrî (ö. 1562), Şem’î (ö. 1603), Sûdî (ö. 1599), Cevrî (ö. 1654) ve Konevî’dir (ö. 1828). Bunları sırasıyla nakledelim.

Sürûrî

1. mısra: “Âgâh ol ey sâkî, devr itdür tolu kadehi ve sun anı. Ve sâkîden murâd vâ‘iz ü nâsih ve ragbet ü zevk viricidür ve ke’sden murâd şol va‘z ü nasîhat ü kelime-i hikmetdür ki âdeme şevk ü ragbet virür.”

2. mısra: “Ki ‘ışk-ı ilâhî âsân göründi evvel velî düşdi müşkiller. Pes, sâlik-i tarîkat ve tâlib-i hakîkat olana şevk ü zevk virmek gerek tâ kehillenmeyüp vusûl-i ila’llâh hâsıl olınca sa‘y-ı belîg ide.”[5]

Sürûrî beyti irfani bir bakış açısıyla şerh etmiştir.

Şem’î

1. mısra: “Âgâh ol ey sâkî, ke’si devr itdür ve anı sun. Ke’sden murâd câm-ı mahabbetdür. Sâkîden murâd mürşid-i kâmil.”

2. mısra: “Ki ‘ışk-ı ilâhî visâl-i Hakk ile ‘âlem-i ervâhda evvel âsân görindi, ba‘de’l-visâl müşkilleri düşdi ya‘nî ‘âlem-i nâsûta gelmek ile zâhir oldı. […] Mürîde lâzımdur ki her dem şeyhinden müstefiz olup visâl-i cânâna isti‘dâd hâsıl ide.”[6]

Sûdî

“Ey sâkî bana bâde vir zîrâ ‘ışk-ı cânân evvelde kolay göründi ammâ âhirde müşkiller vâki‘ oldı. Zîrâ bir kimseye gönül [virsen] ibtidâ’en sana envâ‘-ı mülâyemetler gösterür. Sonra istignâya başlar. ‘Âşık-ı bîçâre de istignâya tahammül eylemeyüp gâh bâdeye ve gâh afyûna ve berşe ve esrâra ve kahveye düşer dîvâne gönli bir mikdâr ârâm u karâr eylesün diyü.[7]

Sudî’nin yaptığı tercüme olup tasavvufi herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.

Cevrî

1. Mısra: Ey baña muhabbet cur’asından keyf-i taleb bahş eden sâkî-yi câm-ı vahdet ol kâse-i pür-şarâb-ı zevki devr ettir ve sun nûş edelim ve bilmiş ol.

2. Mısra: Zírâ bâzíçe-i aşk-ı ilâhí evvel âsân göründü bize ama soñra bunuñ gibi müşkiller vâkı’ oldu ve bu müşkilâtıñ vuku’u beni efkâr-ı fâsideye ve bím-i câna düşürdü. Eger min ba’d böyle hüşyâr kalırsam cân havfı galebe edip kendimi nâkıa ü nâ-tamâm iken varta-ı helâka salmak mukarrerdır. Zírâ mebâdi-i talebde çekdigim âlâm ve meşakkatten bildim ki (Şafak 2012: 67)

Konevî

Agah ve mütenebbih ol ey saki, şarapla dolu ka’si (kaseyi) ehl-i meclisden müsteid olanlara birer birer sun, ba’dehu ben mülâzim-i bezm-i uşşaka da sun ki evvel aşk-ı ilahi asan göründü lakin aşka mazhariyetten sonra nice müşküller düştü ve nice tavr-ı akıldan hariç ukubat vaki oldu ki hallâle’l-müşkilat olan sakinin şarabına muhtaçtır.

Fedâî’nin şerhinin diğer şerhlerden farkını iki kelime üzerinden göstermek istiyorum. Bu kelimeler sâkî ve k’es’dir. Sudî’nin şerhi tasavvufî olmadığı için değerlendirme dışında tutacağız.

Sâkî sözlüklerde, içki meclisinde içki dağıtan, kadehlere içki koyan kimse, su dağıtan kimse olarak açıklanırken ke’s kadeh, bardak, şarap dolu bardak şeklinde açıklanmaktadır. Tasavvufi terimler sözlüklerinde ise anlamlar biraz daha farklıdır. Önce sâkî kelimesinin tanımlarına ülkemizde yaygın olarak bilinen tasavvuf terimleri sözlüklerine bir göz atalım:

Seyyid Cafer Seccâdî: Tasavvuf edebiyatında çeşitli anlamlarda kullanılmış kelimelerdendir. Bazen mutlak feyz dağıtan bazen Kevser dağıtan anlamında kullanılmıştır. Kâmil mürşit anlamında da kullanılmıştır.

Süleyman Uludağ: Feyyâz-ı mutlak, bütün feyz ve sevginin kaynağı olan Allah. Mürşid-i kâmil, pîr-i tarikat.

Ethem Cebecioğlu: yok.

Ke’s

Seyyid Cafer Seccâdî: Yok.

Süleyman Uludağ: Ke’sü’l-hubb, sevgi kadehi, âşıkın kalbi.

Ethem Cebecioğlu: Sevgi kâsesi, âşıkın kalbi, sâlikin sırrı.

Fedâyî’den önceki şarihler bu iki kelimeyi şu şekilde şerh etmişlerdir.

Sürûrî

Şem’î

Cevrî

Sâkî

Sohbeti zevk ve şevk veren vaiz, nâsih,

Mürşid-i kâmil

Vahdet kadehinin sunucusu

Ke’s

Insana şevk ve rağbet veren nasihat

Muhabbet kadehi

Zevk şarabı ile dolu kadeh

Görüldüğü gibi sözlüklerde verilen karşılıklar şerhlerde verilen açıklamalarla çok yakın benzerlik göstermektedir. Fedâyî ise bu kelimeyi kendisinden öncekilerden biraz daha geniş yorumlamıştır.

Sâkî

ey mücellâ-yı hüsn-i ehâdiyet olan sûret-i âdem ki ayn-ı haktır, ve kitâb-ı mutlaktır ve mecma’-i ezvâk-ı enfüs ü âfâkdır, raaytü rabbî fî sûretihî şâbbi emred kavline mısdaktır

Ke’s

sen ey mücellâ-yı hüsn döndür kadeh gibi olan tecelliyât-ı hüsnünü ki kâffe-i zerrât âfâk u enfüsde aynen meşhûddur ve tafsîlen mer’îdir ve ehl-i nazara mukarrerdir, ve zeviye’l-ezvâka me’zûkdur, ve âşık u ma’şûkda hüveydâdır.

Şerhleri okuduktan sonra fark kendini belli etmektedir. Sâkî’yi diğerlerinden farklı olarak ehâdiyet güzelliğinin kendisinde göründüğü Adem olarak açıklamakta, daha sonra bu Adem’in, yani kâmil insanın özelliklerini sıralamaktadır. Kâmil insanın özellikleri Hakk’a ayna olmak, enfüs ve afaktaki tüm zevklerin kendisinde toplandığı, mutlak kitâb ve ¨ raaytü rabbî fî sûretihî şâbbi emred¨ sözünün doğrulayıcısı olan ehâdiyet güzelliğinin suretinde yansıdığı insân-ı kâmildir. Dolayısıyla sâkî kelimesi üzerinden insân-ı kâmil tanımı yapılmakta, Şem’i’nin mürşid-i kâmili, Cevrî’nin vahdet kadehinin sunucusu olarak kısaca açıkladığı sâkî bu anlamları muhafaza etmekle birlikte daha da geniş bir şekilde açıklanmaktadır.

Ke’s kelimesinde de aynı durum söz konusudur. Şarihlerin ve sözlüklerin kısaca sevgi kadehi olarak açıkladıkları bu kelimeyi Fedâyî güzelliğin kendisinde tecelliği ettiği sûrete benzeterek diğerlerinden farklı şekilde açıklamaktadır. Burada döndürülen kadeh mecliste bulunanların hepsinin görmek istedikleri kâmil mürşidin sûreti olup herkesin görebilmesi için döndürmesi olarak yorumlamakta, böylece kendisinden öncekilerden farklı bir teşbihte bulunmaktadır. Kadeh ile yüz arasındaki benzerlik şekil ve etki bakımındandır. Kamil mürşidin yüzü de kadeh gibi parlak ve kadehten içenler nasıl kendilerinden geçiyorlarsa kâmil mürşidin yüzünü görenler, şarap gibi etkili olan sohbetini dinleyenler de kendisinden geçmektedir. Bu benzetme ile Fedâyî hem kendisinden öncekilerden, hem de sözlüklerden farklılaşmaktadır.

Öte yandan açıklamaların aynı zamanda birbirini kapsadığını da söyleyebiliriz. Şem’î’nin açıklaması Sürûrî’nin açıklamasını, Cevrî’nin açıklaması Şem’î’nin açıklamasını, Fedâî’nin açıklaması ise hepsini kapsamaktadır. Dolayısıyla Fedâyî, kendisinden öncekilerinin biraz kapalı ve muhtasar yaptıkları açıklamaları daha açık ve tasavvufi zevke dayalı olarak ancak erbabının tam manasıyla zevk edip anlayabilecekleri şekilde açıklamaktadır. Öyle ki Fedâyî’nin şerhi sayfalar dolusu açıklanabilecek kadar zengin bir muhtevaya sahiptir. Zevki ve irfânîdir. Kanaatimizce Fedâyî şerhinin öncekilerden farkı budur.


Kaynakça

Cebecioğlu, Ethem. Tasavvuf Terimleri Deyimleri Sözlüğü, İstanbul: Anka Yayınları, 2004.

Gölpınarlı, Abdülbaki, Hâfız Divanı, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara, MEB, 1988.

Güleç, İsmail ¨Abdurrahim Fedayi ve Rısale-i Iydıyye’si¨, Balkan Studies II History&Literature, ed. Deniz Ekinci vd., İstanbul: Ciril Metedhiy Universtiy, 2011, s. 45-53.

Kanar, Mehmet Hâfız Divanı, Cilt 1, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2011.

Kırlangıç, Hicabi, Hâfız Divânı, İstanbul, Kapı Yayınları, 2013.

Sarı, Osman. ¨Hafız Divan’ının İki Yeni Türkce Tercümesi Dolayısıyla: Hafız Divanı’ndaki İlk Gazelin İlk Beytinin Türkce Tercümesi Üzerine Bazı Notlar¨ FSM İlmî Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı/Number 2 Yıl/Year 2013 Güz/Autumn, s. 407-416.

Seccâdî, Seyyid Cafer. Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Ensar Yayınları, 2007.

Seyyid Mehmed Vehbi Konevî, Şerh-i Divanı Hâfız, (derkenar Şerh-i Sûdî), İstanbul, Matbaa-yı Âmire, 1289 hicrî, Muharrem).

Sûdî, Şerh-i Divan-ı Hafız. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, K. 933–934.K. 933, yk. 3b–4a.

Surûrî, Şerh-i Divan-ı Hafız, Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya 4056, yk. 2a.

Şafak, Turgay ¨Cevri Çelebi’ye Nispet Edilen Hafız-ı Şirâzî Gazeli Şerhi¨ Mukaddime 6 (2012), 51-72.

Şardağ, Rüştü, Şirazlı Hâfız’dan Gazeller, İzmir.

Şem’î, Şerh-i Divan-ı Hafız, Süleymaniye Kütüphanesi, Kadızade Mehmed 403, yk. 2a–b.

Uludağ, Süleyman. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2001.

 

* Fedâî’nin biyografisi, yazarın daha önce yaptığı bir çalışmanın yeniden düzenlenmiş halidir. (Bk. Kaynakça Güleç, İsmail)

[2] 1305 29 Cemaziyelahir 1305/12 Mart 1887 gecesi saat ikide vefat ettiği rivayet edilir. (Yusuf Ziya İnan, Seyyidü’l-Melâmi Muhammed Nûrü’l-Arabi (Hayatı - Şahsiyeti - Eserleri : 1813 - 1887 ), 1971, İstanbul: s. 11 – 26)

** Hz. Muhammed’in vefat ettiği odaya defnedilmesiyle başlayan bu gelenek muakkiplerince de teberrüken devam ettirilmiştir.

*** Kaynaklarda yer almayan bu bilgiler Bayram Seven tarafından geleneğe mensup kişilerden dinlenerek toplanmıştır. Daha sonra Gökhan Tümay da bazı bilgileri tashih etmiştir. Her ikisine de teşekkür ederim.

[3] Boyalıhan, Üsküp çarşısı içinde, İsa Bey Camiine yakın bir mevkide idi. Kentim imar planı uygulaması esnasında yıkılmıştır. (Kumbaracı 2008: 304-305)

* Bu evlilik bize İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin babası Sabit’in evliliğini hatırlatmaktadır.

* Üsküp dergahlarını hakkında bilgi veren Kumbaracı Melami tekkesinden bahsetmemektedir. (2008: 223-252)

[4] Vefatına düşürülen tarih şudur: Nûr edip cism-i cemîli rûha etdi inkilâb (1303) (Gölpınarlı 1992: 304)

* Beni bu eserlerden haberdar eden Bayram Seven’e teşekkür ederim.

[5] Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya 4056, yk. 2a.

[6] Süleymaniye Kütüphanesi, Kadızade Mehmed 403, yk. 2a–b.

[7] Şerh-i Divan-ı Hafız. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, K. 933–934.K. 933, yk. 3b–4a.

Okunma 1740 kez Son Düzenlenme Pazar, 07 Şubat 2016 23:30
0
0
0
s2smodern
Bu kategorideki diğerleri: ZİNDANDA MIYIZ, YOKSA MAĞARADA MI? »

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç