Popüler Makaleler

Etkinlik Takvimi

20 Şub 2018;
05:30PM - 07:00PM
Garipname Okumaları

Kimler Sitede

85 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 71

Dün 53

Haftalık 569

Aylık 6618

Tüm Zamanlar 252110

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Salı, 08 Aralık 2009 03:42

Hamdî ve Naatları

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

[İsmail Güleç, “Hamdî ve Na’tları”, Yedi İklim Edebiyat, Kültür, Sanat Aylık Dergi, 194 (Mayıs 2006), s. 183- 187.] 

Hamdî ve NaatlarI

 

 Son devir tefsir ve fıkıh alimlerinden Ahmet Hamdi Serbest 1864’te İskilip’in Ulaştepe mahallesinde doğdu. Babası Serbestzâde Hasan Efendidir. İlk öğrenimine İskilip Hacı Nuh Mektebinde başladı. Rüşdiyeyi de aynı yerde bitirdi. Daha sonra İskilip Tabakhane Medresesine devam etti.
Kastamonu’da hocası Ballıklızâde Hafız Ahmed Mâhir Efendiden[1] (ö. 1925) icâzet aldı. Medrese tahsilinden sonra İskilip Belediyesinde memur olarak çalışmaya başladı. Daha sonra sırasıyla, Kastamonu, İskilip, Araç ve Taşköprü’de, görevi toprak mahsullerinden alınan vergileri toplamak olan[2] âşâr memurluğu yaptı. Devletin gelirlerini toplamak ve hesap etmekle ilgili mal müdürlüğü, muhasebecilik ve defterdarlık görevlerinde bulundu. Kastamonu’da görevi esnasında evlendi ve bu evlilikten bir oğlu oldu. Konya defterdârlığından emekli olduktan sonra memleketi İskilip’e döndü. Emekliliği sırasında bir müddet Süleymaniye ve Fatih Medreselerinde tefsir ve fıkıh dersleri okuttu. İstiklal Savaşı sırasında tekrar memuriyet hayatına döndü ve düşmandan alınan ganimetleri belirleyen[3] Ganâim-i Harbiye Komisyonu Reisliğine tayin edildi. Savaştan sonra Konya Tasfiye Komisyonu reisliğine getirildi. Daha sonra Maliye teftiş grup başkanı sıfatıyla Gümüşhane’de görev yaparken 1926’da yaş haddinden ikinci defa emekli oldu. Emekliliği esnasında, Kadı Beydavî tefsirinin tercümesini yapmış ve bu tercümenin ilk üç defterini tebyîzini bitirdiğinde gözleri yüksek tansiyondan dolayı kapanmıştı.  Ahmet Hamdî, gözlerinin kapanmasından kısa bir süre sonra 2 Mayıs 1939’da İskilip’te vefat etti. Memuriyetindeki başarılı çalışmalarından dolayı Osmanlı döneminde kendisine 1907’de üçüncü rütbeden Mecîdî Nişânı[4] verilmiş ve Sultan II. Abdülhamid’in özel iltifatlarına mazhar olmuştur. Aynı zamanda şair olan Ahmet Efendi’nin Hamdî mahlasıyla yazdığı şiirlerini divanında bir araya getirmiştir. Mansûr Beyrûtî mahlasıyla da Hiciv-nâme isimli bir manzumesi vardır. Bazı şiirleri de 1935 yılında Çorum gazetesinde yayınlanmıştır. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Ahmet Hamdi tefsir ve edebiyat sahasındaki çalışmalarıyla tanınmıştır.Ahmed Hamdî’nin; tefsir, fıkıh, hadis ve Arap dili ve edebiyatı konularında yazılmış bir kısmı basılmış olan 11 eseri vardır.[5] Ahmed Hamdi, XX. yüzyılın klasik tarzda şiir yazan şairlerindendir. Ahmet Hamdî, eserlerinden de anlaşılacağı gibi İslam hukuku, özellikle zekat bahsinde uzmanlaşmış bir alimdir. Onun şiirlerinde, yaşadığı dönemi ve dini terimlerle karşılaşmamızın nedeni de onun bu özelliği olmalıdır.Hamdî’nin şiirlerine baktığımızda, işlediği konulara göre kabaca üç kısma ayırabiliriz. Tasavvuf ve ahlak, devrinden şikayet ve nimetini gördüğü şahıslara yazdığı methiye ile klasik üslupta yazılan şiirler. Bunlar arasında tasavvuf ve ahlakî tarzdaki şiirlerinin klasik tarzdakilere göre daha kuvvetli olduğu görülmektedir.Hamdî, Divân’ına, geleneğe uygun bir şekilde bir münâcâtla başlamıştır. Onu naatlar takip etmiş ve devrinden şikayet ettiği ve aksaklıkları dile getirdiği bendlerle divanı devam etmiştir. Gazeller ise onun her üç konuda da örneklerine rastladığımız şiirleridir. Divan, Konya’ya gittiğinde yazdığı iki kıta ile sonra ermektedir.Hamdî’nin Divân’ında naatların çokluğu dikkat çekmektedir. Bu ondaki peygamber sevgisinin üst düzeyde olduğunu göstermektedir.Divan’daki ilk terkîb-bend, Hamdî’nin tasavvuf görüşleri hakkında ipuçları vermektedir. Hamdî, şiirlerine göre rind-meşreptir ve cezbe ehli bir mutasavvıf edasıyla şiirini yazmıştır. Ona göre tasavvuf; Hakk’ı bilmektir. Gerisi boş gayrettir. Şiirlerinde tenkit ettiği kimseler arasında vaiz ilk sırada yer alır. Bunların yanındaMelâmîlikte Hamdî-zâr kamu pervâdan el çektim (Gazel 67/10)Mısraından da Melâmî-meşrep olduğunu anlıyoruz. Ayrıca;Sûfi bize hor bakma ki biz ehl-i safâyızRindâne reviş kudve-i erbâb-ı vefâyız (Terkîb-bend, 1)Başlayan terkîb-bendi onun bu konudaki görüşlerini yansıtmaktadır. Bununla birlikte o;Terk eyleme ömrüñde sakın savm u salâtıMâlıñ var ise eyle edâ hacc u zekâtı (Terci-bend, 4)Beytinde ve daha bir çok yerde de görüldüğü gibi kayıttan âzâde biri değildir.Müseddesinde ise, içine düşülen toplumsal buhranın sebepleri arasında dinden ayrılmayı göstermesi dikkati çeken bir durumdur. Ahmet Hamdî’nin şiirlerinde dinî bilgisi kendisini hemen fark ettirir. Şu beyit bu duruma güzel bir örnektir:Ol zamân Vâhid u Kahhâr buyurur ki “li-meni’l-mülk”Olur iclâl ile “lillah” cevâbı sâdır (Gazel, 32/6)Vâhid ve Kahhâr kelimeleri, Mümin suresinin 16. ayetinde “li-meni’l-mülk” ifadesinden önce geçmektedir. Beyitte vezni bozmadan aynı anlamda Allah’ın (c.c.) bir çok ismi kullanılabilecekken, ayetin başında geçen bu iki ismi tercih etmesi, ikinci mısrada da sorunun cevabını yine aynı ayetten vermesi onun Kur’ân’ı iyi bir şekilde bildiğini göstermektedir.Ahmet Hamdi’nin şiirlerinden, özellikle Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edildiği olayı anlattığı mersiyesinden, onun ehl-i beyt muhibbi olduğunu anlıyoruz. Bir başka yerde de;Eyle Hamdî kuluñu âl-i resûle makrûn (Mersiye 7. bend)Diyerek kendisini Resûlün ailesine yakın olmasını istemektedir. Bununla birlikte, Hanefî mezhebinden olduğunu söylemesinden ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın isimlerini şiirlerinde zikretmesinden onun ehl-i beyit sevgisinin mutedil olduğunu ve aşırılığa kaçmadığını söyleyebiliriz.Allah’a (c.c.) münacat ve resülüne naat ile Hz. Hüseyin mersiyesini yazan Hamdî’nin Dîvân’ında, dinimizi öven, güzel ahlak ve tasavvufî konulardaki şiirlerinin yanında klasik tarzda da şiirleri bulunmaktadır. Divan’da;Meyl edip kendi gibi bir gül-i mümtâza hemânGülbin-i pâkine sular gibi akdı bir şûh (Gazel 19/3)Veya; Kavs-i kazâya beñzer kâşı kemânı yâriñSînemde tîr-i müjgân oldu fikâre bâis (Gazel 13/4)Gibi örneklere sıkça rastlayabiliriz. Onun şiirlerinde, klasik şiirin önemli mazmunlarından olan; lal, leb, ok, keman, kamet, aşık, sevgili vb. ile ilgili teşbih unsurları sıkça geçmektedir.Bunun yanında; ihtiyaç, kanaat, dünya hayatının aldatıcılığı, gönül gibi ahlakî konularda da yazılmış şiirlerine rastlamaktayız. Edeb redifli gazelinde, edebi örfümüzde ve tasavvuftaki yerini çok açık bir şekilde belirtmiş ve öneminin üstünde durmuştur. Hamdî gezdiği veya bulunduğu yerler hakkında da şiirler yazmıştır. Ereğli için yazdığı şiirde Ereğli’yi ve halkını övmektedir. Bartın için yazdığı şiirde de coğrafyayı överken halkı dinden uzaklaştığı için eleştirmektedir. İki defa geldiği Konya’da Mevlana’yı ziyaretinde yazdığı iki kıta ise onun Mevlâna’yı sevdiğini göstermektedir.Kısaca özetleyecek olursak; Hamdî, XX. yüzyılda, klasik şiirimizin etkisinde şiirler yazan, devrinin olaylarına kayıtsız kalmayan ve görüşlerini şiirleri yoluyla açıklayan, ülkenin sorunlarına, toplumun dertlerine ve fertlerin sıkıntılarının nedenlerini ve çözüm yollarını dizelerle dile getiren, dönemi ve kendi hakkında bilgiler bulabileceğimiz bir şairdir. NAATLAR[6]

1

 

Mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün

.--- / .--- / .--- / .--- Nevâl-i re’fetiñ rûha gıdâdır yâ ResûlallahKemâl-i şefkatiñ derde devâdır yâ Resûlallah Seni Hakk “rahmeten li’l-âlemin”[7] gönderdi bu güne ‘İnâyet, mekremet senden ‘atâdır yâ Resûlallah Zihî envâr-ı lâhûtiyye ki zât-ı Hümâyûnuñ ‘Aceb ‘âyîne-i zât-ı Hüdâ’dır yâ Resûlallah Şefî‘ü’l-müznibîn sensiñ efendim rûz-ı mahşerde Şefâ‘at şânına ancak sezâdır yâ Resûlallah Gubâr-ı âsitânıñ ey şeh-i zîbende-i “levlâk”[8] ‘Uyûn-ı iştiyâka sürme-sâdır yâ Resûlallah Yolunda ihtiyâr-ı zahmet-i râhî de bir şey mi Fedâ-yı nakd-i cân etsem revâdır yâ Resûlallah Mübârek ravza-i pâkine arz-ı ihtiyâcâtım Saña subh ü mesâ cilve-nümâdır yâ Resûlallah Hemîşe feyz-i rûhâniyyetinden eyler istimdâd Kuluñ Hamdî kapıñda bir gedâdır yâ Resûlallah  2 

Fe‘ilâtün  fe‘ilâtün  fe‘ilâtün  fe‘ilün

..-- / ..-- / ..-- / ..- Ey meh-i Yesrib ü Batha vü Resûl-i Kureyşî Ey risâlet evcinin şa‘şa‘a-pîrâ güneşi Cevher-i zâtıñı mümtâz yaratdı Hâlık Kılmadı bir kesî işrâkde o nûruñ eşi  Çok mudur zâtıña bu rütbe-i güzîde-i bi’set Pertev-i feyz-i tecellîdir onuñ perverişi  Ey şeh-i hayl-ı rüsül bâis-i ekvânsıñ senSaña hâs kıldı Hüdâ bu şeref-i zî-düşeşi* Kıldı âyîne-i envâr-ı cemâl-i Mevlâ Lütf-i tebcîl ile sen gibi bir mâh-veşi  Feyz-i irşâdıyla ey matla‘-ı envâr-ı hüdâ Nûra gark etmişken hıtta-i Rûm u Habeş’i  Allah Allah ne ‘acebdir ki Ebu Cehl-i zemân Olurlar bu gibi âyât-ı Hakk’ıñ ta‘ne-keşi  Kābil-i sırr u ihfâ mı sanırlar âyâ O gibi mağlatalarla bu hakīkat güneşi  Bu kabîl safsata-perdâz-ı zemânı Hamdî Doğruca nâr-ı cehîme götürür bu revîşi 

3

 

Mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün

.--- / .--- / .--- / .--- Cemâliñ çünkü mir’ât-ı Hüdâ’dır yâ Resûlallah Kemâliñ gevher-i kân-ı Hüdâ’dır yâ Resûlallah  Hayât-ı câvidânî bahş eder her mürde-i kalbe Ki feyz-i himmetiñ i‘câz-nümâdır yâ Resûlallah  Bu ‘âciz ümmetin hep mülhidîniñ zîr-i kahrında Ezilsin mî hemîşe nâ-revâdır yâ Resûlallah Eğerçi bu netîce cürmümüz Hakk’ıñ cezâsıdır Şefâat mücrime ancak sezâdır yâ Resûlallah ‘İnâyetle yetiş imdâdına ey mefhar-ı ‘âlem Cenabıñ menba‘-ı lütf u ‘atâdır yâ Resûlallah Seniñ ünvân-ı fahriñ “rahmeten li’l-‘âlemîn”[9] olmuş Anınçün re’fetiñ ibzâl becâdır yâ Resûlallah Huzûra sad-salât ile selâm ithâf edip Hamdî Niyâzı hazretiñden bir devâdır yâ Resûlallah

4

 

Mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün

.--- / .--- / .--- / .--- Vücûduñ ‘âlemîne mahz-ı rahmet yâ ResûlallahŞühûduñ servi-i bâğ-ı risâlet yâ Resûlallah Sen ol bâdî-i eflâk-i şeh-i kişver-i “levlâk”sınKaddiñle zîb u fer buldu bu hil‘at yâ Resûlallah Yüzüñ ‘âyîne-i nûr-ı cemâl-i Rabb-i izzetdirSözüñ lü’lü-i esdâf-ı hakīkat yâ Resûlallah Visâl-i kurb-gâh-ı “kābe kavseyn”[10] sırr-ı “ev ednâ” Sana mahsûs bir ‘âlî fazîlet yâ Resûlallah Nübüvvet sende hatm oldu kemâl ü ‘izz ü ikbâlleVerildi zâtıña ancak siyâdet yâ Resûlallah  Ferâmûş etme Hamdî bendeni rûz-ı kıyâmetdeŞefî‘siñ şânına lâyık şefâ‘at yâ Resûlallah 5 

Mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün

.--- / .--- / .--- / .--- Muhammed’den diğer yokdur erişmiş “kābe kavseyn”eGürûh-ı enbiyâdan girmemiş bir ferd o mâbeyne  Harem-gâh-ı visâle Ahmed’i da‘vet edip Mevlâ O halvet oldu mahsûs cümleden sultân-ı kevneyne Kudûm-ı pâkini takbîl ile hep melâ-i a‘laGubâr-ı na‘lini kehlü’l-basar kıldılar ‘ayneyne  Rikâb-dârı iken tâ sidreye dek Hazret-i Cibrîl Zuhûr-ı sırr-ı bî-rengi nihâyet verdi isneyne  Riyâz-ı lâ-mekânı öyle seyrân etdi ki ferdâ Tecellî-i cemâl-i Kibriyâ nûr saldı lahzeyne  Gözümde tütmede tûtyâ gibi çokdan beri el-hakCebîn-sâ-yı sa‘âdet olmak estâr-ı şerîfeyne  Yanarım haşre dek nâr-ı firâkıyla ânıñ billah Ziyâret etmeden Hamdî ölürsem şâh-ı kevneyne 6 

Mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün  mefâ‘îlün

.--- / .--- / .--- / .--- Efendim başka bir şanda sefîr-i âsumânîsiñ Gürûh-ı enbiyânıñ mefhar-ı sâhib-kırânısıñ  Hidîvâ olduğuñçün akl-ı küll mebnâ-yı fıtratda ‘Ulûm-ı evvelîn ü âhirîniñ râz-dânısıñ  Revâdır gül dehânıñdan saçılsa dürr ü hikmetler Ki şâhâ sen lisânü’l-gayb-ı Hakk’ın tercümânısıñ Cihânı nûra gark etdiñ ziyâ-yı ilm ü irfânlaSemâ-yı ıstıfânıñ çünkü mihr-i şa‘şa‘ânısıñ  O rütbe hârika gûyâ ne ki gül-zâr-ı i‘câzda Belâgat bâğınıñ bir andelîb-i câvidânısıñ  Bütün ma‘na-yı hüsnü cem‘ edip ruhsâr-ı zâtıñda Şehâ şehr-i melâhat şehr-yâr-ı dil-sitânısıñ Cemâlin olduğuyçün cilve-gâh-ı pertev-i tevhîd Tecellî-i cemâlu’l-laha mir’ât-ı yegânîsiñ  Riyâz-ı leyle-i isrâ makām-ı kurb-ı “ev ednâSefer-gâhında sen refref-süvâr-ı lâ-mekânîsiñ Sezâdır gıbta etse kudsiyân bu devlete zîrâBezm-gâh-ı visâliñ ser-firâz-ı ‘âlî-şânısıñ  Kemâlât-ı hümâyûnuna her zî-akl hayrandır Ki sen bir cevher-i kudsî-i lâhût-i nişânîsiñ  Şeref verdiñ risâlet evcine bu feyz ü rif‘atleZîhî ‘âlî-nijâd ki mazhar-ı seb‘a’l-mesânîsiñ Mütâf-ı kudsiyândır âsitânıñ ey şeh-i “levlâk” Ki mescûd-ı melâik kıble-i kerûbiyânîsiñ Bütün peygamberân ü enfüsî-gûyân olduğu hengâmCenâbıñ ehl-i imânıñ şefî‘-i âsiyânısıñ O deñli zî-‘alâdır ki felekde kadr-i mümtâzıñ Saña Allah demem lâkin bize Mevlâ-yı sânîsiñ  Nasıl kādir olur medhe kulun Hamdî seni zîrâ Ki sen memdûh-ı rabbü’l-‘izze şâh-ı bî-müdânîsiñ 7 Fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün -.-- / -.-- / -.-- / -.-- Ey şefî‘a’l-müznibîn ey “rahmeten li’l-’âlemîn” Eylemişdir Hakk Te‘âlâ lütf-i bî-pâyân saña Nâtık-ı vahy-i mübînsiñ yâr-ı Cibrîl-i emîn Gökdeñ indi şânıñı tebcîl için Kur’ân saña  Mu‘cizât-ı bâhireñ tutdu ser-â-ser ‘âlemi ‘Arş u ferş, levh u kalem olmakdadır bürhân saña  Etdiñ engüşt-i işâretle mehi sen iki şakkYâ Resulallah yetişmez mi bu rütbe-i şân saña  Ey imâme’l-enbiyâ, şâh-ı gürûh-ı asfiyâ İns ü cin cümle melâik etdiler imân saña  Çâr-yâriñdir Ebu Bekr ü ‘Ömer ‘Osmân ‘Ali Sâir ashâb da birer kevkeb-i tâbân saña  Ravza-i pâkine her subh ü mesâ ola revân Sad hezâr tasliye vü teslîm armağân saña  Hamdî’yi etme şefâ‘atden cüdâ ol günde kim İste yâ Ahmed diye fermân ede Rahman saña

8

 

Fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilün

-.-- / -.-- / -.-- /-.- Sensiñ ol kân-ı inâyet yâ Habîb-i KibriyâBedr-i minhâc-ı hidâyet yâ Habîb-i Kibriyâ Olmasa zâtıñ gelir miydi vücûda nüh felek Senden oldu bu kerâmet yâ Habîb-i Kibriyâ âfitâbıñ revnakı tâb-ı ruhuñdan muktebes Perçemiñ âb-ı sa‘âdet yâ Habîb-i Kibriyâ Çarha girmiş derd-i aşkıñla semavât ü zemînDevr eder pervâne seyret yâ Habîb-i Kibriyâ be-i ‘irfânınıñ der-bânı hayl-ı enbiyâ Sensiñ ol fahr-i risâlet yâ Habîb-i Kibriyâ Olduñ izzetle şehâ refref-süvâr-ı lâ-mekân Kaddiñe mahsûs bu hil’at yâ Habîb-i Kibriyâ Bir gedâdır bâb-ı ihsânıñda Hâtem mutlakāCûduña yokdur nihâyet yâ Habîb-i Kibriyâ Nîce olmaz ümmetiñ sâyeñde şâhım bahtiyâr Zâtıñ ‘âlemlere rahmet yâ Habîb-i Kibriyâ Hamdî bendeñ rûz-ı mahşerde ferâmûş eyleme Beklerim senden şefâ‘at yâ Habîb-i Kibriyâ

9

 Fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilâtün  fâ‘ilün -.-- / -.--- / -.-- / -.- Sensiñ ol kân-ı şefâat yâ Muhammed MustafâKıl beñi kendine ümmet yâ Muhammed Mustafâ Dü cihânıñ sürûrusuñ ins ü cinniñ rehberiSendedir mühr-i nübüvvet yâ Muhammed Mustafâ Hâk-pâyiñ tûtîyâ-yı çeşm-i cân ey şâh-ı dînVer baña nûr-ı basîret yâ Muhammed Mustafâ Kevn seniñ devrân seniñ hem ravza-ı rıdvân seniñSendedir miftâh-ı cennet yâ Muhammed Mustafâ âşıkān-ı Ka‘be-i kûyuñ sefer kasdındadırEtmeğe ravzañ ziyâret yâ Muhammed Mustafâ Rûz-ı mahşerde ferâmûş etme Hamdî bendeñiNezd-i Hak’da kıl şefâat yâ Muhammed Mustafâ


[1] El-Muhkem fi Şerhi’l-Hikem isimli Füsûs şerhi vardır. (İstanbul, Ahmed İhsan ve Şürekası Mat., 1905)[2] Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü I, (İstanbul, MEB, 1993), s. 96.[3] Mehmed Zeki Pakalın, a. g. e., s. 643.[4] Sultan Abdülmecîd zamanında ihdâs oldunduğu için onun ismiyle anılır. 6 rütbesi vardır. (Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügati, İstanbul, Enderun, 1986, s. 212.)[5] Eserlerinin ayrıntılı listesi için bk. Serbestzâde Ahmed Hamdî İskilibî, Divân-ı Hamdî, haz. İsmail Güleç, (İstanbul, Pan 2004) s. XI-XII.[6] Serbestzâde Ahmed Hamdî İskilibî, a.g.e., s. 2-8.[7] Enbiyâ, 107: “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” ayet-i kerimesinin “alemlere rahmet” bölümü.[8] “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” Sen olmasaydın, sen olmasaydın yeri göğü yaratmazdım, mealindeki kutsi hadisten alınmış Hz. Peygamber’e hitap.* Yazma nüshada bu kelimenin yanında “okunamadı” kaydı vardır.[9] Enbiya 107: Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.[10] Necm, 9: İki yay aralığı kadar, hatta daha da yakın bir mesafe. (Hz. Peygamber’in Miraç gecesi Allah’a çok yaklaştığını anlatan bir ifadedir.)
Okunma 958 kez Son Düzenlenme Çarşamba, 09 Aralık 2009 21:26
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç