Popüler Makaleler

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

163 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 40

Dün 53

Haftalık 428

Aylık 1352

Tüm Zamanlar 274941

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Pazar, 27 Mayıs 2018 18:56

Melih Cevdet'in Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üzerine Çeşitlemeler’indeki edebi sanatlar

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde edebi sanatlarla ilgili dersleri genellikle Eski Türk Edebiyatı kürsüsü hocaları verir ve bu iş adeta onların işi görülür. Bir yönüyle makul ve haklı bir durum. Ancak eksik. Bir yerde şiir varsa orada mutlaka edebi sanatlar vardır. Şiir dediğimiz şey bir şeyi bir şeye benzetmekten başka bir şey değil. Şairler içinde bulundukları halleri ifade ederken rastgele kelimeler seçmezler. Aralarında ses ve anlam ilişkisi olan kelimeleri arar, bulur ve kullanırlar. Bunlar da cümleleri dizelere dönüştürür.

Yeni şiirde edebi sanatların üzerinde pek durulmaz ve açıklamalarda ondan yararlanılmaz. Oysa yeni şiirler de en az Divan şiiri kadar zengin malzeme içerir. Ne demek istediğimi söz oyunlarından arınmış yalın bir dili olduğu söylenen Melih Cevdet’in on iki bölümden oluşan ve bir yolculuğun anlatıldığı Karacaoğlan Üzerine Çeşitlemeler adlı dizi şiirinin sekizincisi üzerinden göstermeye çalışacağım. Melih Cevdet, her ne kadar teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur diyen Garip akımının başlangıçta temsilcisi olsa da böyle pür sanat bir şiir yazması konuşulması gereken bir konu gibi duruyor.

Şiirden önce Melih Cevdet ve şiiri hakkında bilgi verilebilirdi. Ancak bu yazının amacı şairinin kim olduğuna bakmaksızın sadece metin üzerinden giderek bir şiirdeki edebi sanatlara göz atmak, edebi sanatlardan yola çıkarak şiiri açıklamaya çalışmak. Dolayısıyla amaçtan uzaklaşmamak için şiirin bütününe girmekten özellikle kaçınıldı.

İncelemeye konu olan şiir şöyle:

Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm,
Daracık daracık bir yerim de yok. 

Akşam geçiyor yabanarısını iterek,
Yüreğimin toprak yığını kuşlarla hafifliyor,
Acı, sıcak çorbasını arıyor tenceremde,
Ağlayayım diye bir cam,
Camın mendiline silinen yağmur,
Bu ılık yaz yağmuru yeşertir yüreği
Yapraktan önce kız memelerine değer.
Yüzümüzü yıkadığımız akşamın esintisinde
Rüzgârın kederli arabası oyalar bizi,
Pencerenin lambasını söndürmüştür batan güneş,
Sel gibi kurumuştur gün, geceye yürüyen dal,
Varırız atım, tokmağını çalarız
Ay ışığında kuzulu kapının, sisle yan yana .
Selvi yuvarlayıp durur yıldızları tıngır mıngır,
Ayın kınalı elleri sevgilimin yüzüne değer.
Konuşan kuşlar götürürüz ona saydam gagalı,
Görülmedik yemekler, Fizan tarakları,
İpek mahreme, çift yanlı fildişi ayna…
Atım sende küheylanlık varsa
Gece yar koynunda yatarız atım.

Anday şiirine ismini verdiği Karacaoğlan’ın bir şiirinin iki dizesi ile başlıyor şiirine. Bu iki dize şiir boyunca şairin aktarmaya çalıştığı duygularına zemin teşkil ediyor.

Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm,

Şairlerin asırlar boyunca en çok dillendirdikleri üç duyguyu Karacaoğlan üç dert olarak sıralar: Ayrılık, yoksulluk ve ölüm. Anday’ın Karacoğlan’dan tazmin ettiği dizelerde (metinlerarasılık) hepsi birbirinden daha ağır üç derdin ne olduğu açıklanıyor. (cem maa’t-taksim) Anday Karacaoğlan ile başladığı şiirine bir türkünün ilk sözleri ile devam ediyor:

Daracık daracık bir yerim de yok. 

Hem tekerlemeyi andıran bir söyleyiş hem de bir başka türküye göndermede bulunarak halk şiirinin etkisini iyice hissettiriyor okura. Bize aynı kelimelerle başlayan türküyü hatırlatan (telmih) dizede daracık kelimesinin tekrarı (tekrir) ile türküyü ve onun neşeli havasını okurun aklına getirdikten sonra bir yerim de yok diyerek neşeli bir şey bekleyen okuru birden hüzne sevk ederek şaşırtıyor. (tekidü’l-medh bima yüşbihü’z-zem’i hatırlatıyor) Aslında daracık olan şey şairin kaldığı odadan daha çok kendini içinde hissettiği duyguların verdiği sıkıntılı hal ile mekânı küçük hissetmesi. Şairin bir yerinin olmamasından bir vatanın, memleketinin, mahallesinin kısaca kalacağı ve yaşayacağı bir yerinin olmamasını da anlıyoruz. (mecaz) Ayrıca aynı kökten türeyen yoksulluk ile yok kelimelerini (iştikak) kullanmasına dikkatinizi çekerim.

Akşam geçiyor yabanarısını iterek,
Yüreğimin toprak yığını kuşlarla hafifliyor,

Şairin daracık bir yerim yok diyerek kendisinden bahsederken sözü birden akşama getirmesi (iltifat) meseleyi bir başka boyuta taşıyor. Buraya kadar kendisini anlattı. Evinden yurdundan, sevgilisinden uzaklarda yalnız ve dertler içinde bir aşık. Kendisinden bu şekilde bahseden şair bulunduğu ortamı ve vakti anlatmaya başlıyor bu dizelerle. Akşam geçiyor derken geçiyor kelimesi iki anlama gelecek şekilde kullanmış. (tevriye) Hem vakit olarak akşamın geçmesi, gecenin gelmesi hem de akşamı adeta eliyle yaban arılarını kovarak bir yerden  geçen bir şahsa benzetiyor. (kapalı istiare) Bir sonraki dizede de şair tekrar kendine dönüyor. (iltifat) Akşam geceye doğru ilerlerken toprak yığınına benzettiği yüreğindeki dertleri, gam ve kasavetin (kapalı istiare) yerini kuşlara benzettiği (kapalı istiare) ümide ve güzel hayallere bırakması şairin ruh halini pek güzel bir şekilde ifade ediyor.

Acı, sıcak çorbasını arıyor tenceremde,

Şair acıyı kendisine bir yoldaş olarak görüp tenceresini yani yemeğini (mecaz) paylaşıyor ve içinde bulunmuş olduğu hali açıklıyor. Acının ardından sıcak kelimesini kullanmak suretiyle sıcağın sevimli, sempatik anlamından yararlanarak acı ile arasında bir zıtlık ilişkisi kuruyor şair. (iham-ı tezat)

Ağlayayım diye bir cam,
Camın mendiline silinen yağmur,
Bu ılık yaz yağmuru yeşertir yüreği

Şair ilk dizenin son kelimesini bir sonraki dizenin ilk kelimesi olarak kullanmış. (iade) Camı, üzerine çarpan yağmur damlalarını silen bir mendile (teşbih) benzeten şair burada adeta hâlet-i ruhiyesini resmediyor. Bir akşam vakti, yaz yağmurları cama vuruyor ve usulca camdan aşağıya doğru kayıyor. Bu resmi sevgilisine kavuşma ümidini hatırlayınca göz yaşlarına hâkim olamayan ve ümitle dolduğu için kalbine bir ferahlık ve genişlik gelen bir aşığa benzetiyor (temsili teşbih). Bu beklemenin ardındaki kavuşma duygusu yüreği yeşertiyor, yani ümitleri artırıyor ve adeta vuslat müjdesine dönüyor. Yeşertmeyi hem bitkilerin yağmurun ardından yeşermesi, hem de ümitle dolan kalbin sevinmesi anlamlarında kullanması (tevriye) anlamı zenginleştirmekte. Yağmurlu bir günde cam önünde durup sevdiği birini bekleyen dertli birinin sevinmesinin nedeni olarak yağmur yağmasını göstermesinin (hüsnütalil) canlı bir tasvir olduğunu söylemeliyiz. Yağmurla yeşeren bitkiye benzeyen yürek (kapalı istiare) gözyaşlarıyla yeşeriyor, ümitleniyor. Çizilen manzara oldukça etkileyici.

Yapraktan önce kız memelerine değer.
Yüzümüzü yıkadığımız akşamın esintisinde
Rüzgârın kederli arabası oyalar bizi,

Akşamın esintisini suya benzeten şair (kapalı istiare) rüzgârın kederli arabası derken rüzgârı hem devir, felek, zaman hem de bilinen anlamında (tevriye) kullanırken adeta gitme vaktini bekleyen yolcunun oyalanmasını anlatıyor.

Pencerenin lambasını söndürmüştür batan güneş,
Sel gibi kurumuştur gün, geceye yürüyen dal,

Evlerin içi pencerelerle aydınlanır. Şair pencereleri lambaya benzetmekte (teşbih) güneşin batması ile kararmasını kapatılmasına benzeterek hoş bir benzetme yapmaktadır. İkinci dizede ise gün ve gece yürüyen dal ve sele benzetilirken (teşbih-i mufassal) sel gibi kurumak ve gün ile gece gibi birbirinin zıddı kelimeleri bir araya getirerek (tezat) okurun zihnini ve hayal dünyasını sarsıyor. Gece yürüyen dal benzetmesinde dal adeta yürüyen bir canlı varlık gibi anlatılmakta (kapalı istiare) dalın büyümesi yürümeye benzetilmekte. Kurumak fiilinin hem suyun kuruması hem de dalın kuruması anlamına gelecek şekilde kullanılması (istihdâm) dizeyi hem anlam bakımından zenginleştirmekte hem de söyleyiş bakımından güzelleştirmektedir.

Varırız atım, tokmağını çalarız
Ayışığında kuzulu kapının, sisle yanyana

Şair bu dizelerle bekleme vaktinin bittiğini ifade etmekte ve harekete geçmektedir. Vakit gelmiş, yola çıkacaktır. Yola çıkmadan önce hazırladığı atıyla konuşmaktadır. (tecrid) Şair, varmak istediği yere zamanında varacaklarını, mekânın kapısını kastederek tokmağını çalarız şeklinde (mecaz-ı mürsel) ifade etmekte, adeta moralini bozmadan ve ümitsizliğe düşmeden kendisini götürmesini atından istemektedir. İkinci dizede ay ışığında diyerek varacakları zamanı işaret etmekte ve sisle yan yana kuzulu kapı ile de anlamı daha da derinleştirmektedir. Kuzulu kapılar genellikle büyük evlerde ve hanlarda arabaların ve yüklü hayvanların geçebilecekleri kadar büyük kapıların üzerinde sadece bir insanın geçebileceği büyüklükteki küçük kapılar, kapı içindeki kapılardır. Atıyla gece olmadan bir büyük hana yetişmeye çalışan bir yolcu resmi çizmektedir şair bu dizelerde.

Selvi yuvarlayıp durur yıldızları tıngır mıngır,
Ayın kınalı elleri sevgilimin yüzüne değer.

Bu dizelerde şair gece resmi çizmeye devam etmektedir. Göklerdeki yıldızları birer topa, uzun selvi ağaçlarını da çubuğa benzeten (kapalı istiare) şair masallarda kullandığımız tıngır mıngır ikilemesiyle de okura adeta bir masaldan bir sahneyi anlatır. Tıngır mıngırın yavaşça ve önemsiz anlamlarının da katkısıyla vaktin geçmediği bir akşamda kazanma hırsından daha çok boş durmamak için oynanan oyunları akla getirmektedir. Şair ayı bir kıza, ışığını da kınalı ellere benzeterek (kapalı istiare) sevgilinin gece vakti kendisini beklediğini hayal etmektedir. Dizelerin altında ise bir düğün tasviri yatmaktadır (mazmun/imge). Dışarıda oyun oynanırken ay, kızı düğüne hazırlamaktadır. Kız o kadar güzel ki onu ancak güzellerin kendisine benzetildiği ay donatıyor (mübalağa ve teşbih-i maklub). Değer kelimesi hem ay ışığında sevgilinin görünmesini sağlar, hem de güzellikte onun kadar değerlidir anlamlarına gelecek şekilde kullanılması (tevriye) dizelere ayrı bir güzellik katıyor.

Konuşan kuşlar götürürüz ona saydam gagalı,
Görülmedik yemekler, Fizan tarakları,
İpek mahreme, çift yanlı fildişi ayna…

Atıyla birlikte gece bitmeden sevgilisine yetişmeye çalışan aşık bu sefer ona getirdiği hediyeleri sıralamakta bir önceki dizelerde gizlice verdiği düğün tasvirinde eksik kalan kısımları tamamlamaktadır. Fizan tarakları, ipek makromeler, çift yanlı fildişi aynalar düğünlerde gelinlerin ve kızların en çok ihtiyaç duydukları malzemelerin başında geliyor. Saydam gagalı kuşlar, görülmedik yemekler, tarak, ayna ve ipek ile pek uyumlu durmuyor. Şair baştan beri yaptığı gibi okuru şaşırtmaya devam ediyor ve görülmeyen yemekler ve saydam gagalı kuşlar diyerek okuru merakta bırakıyor. Görülmemiş yemekler ne olabilir? Fizan ise gidilip de dönülmesi pek mümkün olmayan mesafeyi, uzaklığı ifade için kullanılan bir deyim olmuş. Hem görülmemiş yemek hem de Fizan’ı kullanması şairin çok uzaklardan geldiğini, kavuşma ümidine bu kadar vurgu yapmasının nedenini okura hissettiriyor.

Atım sende küheylanlık varsa
Gece yar koynunda yatarız atım.

Şair şiiri atına seslenerek bitiriyor (tecrid). İlk dizeyi başladığı kelime ikinci dizeyi bitirmesi (reddü’l-acüz ala’s-sadr) dikkati çekiyor. Gece yar koynunda yatarız diyerek sevgilisine kavuşmak istediğini, düğün olduğunu düşünürsek gerdeğe yetişeceğini söylemiş oluyor.

Akıllara şöyle bir soru gelebilir. Melih Cevdet bu şiiri bunları düşünerek mi yazdı? Bu soruya evet diye cevap vermek pek mümkün görünmüyor. Belki tazmin gibi, teşbih gibi bazılarını düşünmüş olabilir ama istihdamı düşünerek yazdığını söylemek güç.

Tekrar baş tarafta söylediklerimize dönelim ve soralım. Şiir şiirse eski olsun, yeni olsun, edebi sanat mutlaka vardır. Edebi sanatlar bilinmeden açıklanan şiirler eksik kalacaktır dersem çok iddialı bir söz söylemiş mi olurum? Bu soruyu sormakla ben ne yapmış oldum?

[“Melih Cevdet Anday’ın ‘Karacaoğlan’ın bir şiiri üzerin çeşitlemeler’indeki edebi sanatlar” Dergah Edebiyat Sanat Kültür Dergisi XXIX /342 (Ağustos 2018) s. 18-19.]

 

Okunma 801 kez Son Düzenlenme Çarşamba, 01 Ağustos 2018 12:33
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç