Denemelerim

Etkinlik Takvimi

27 Ağu 2019;
04:00PM - 05:00PM
Şiir bilmeyen şarkı söyleyemez

Kimler Sitede

253 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 23

Dün 125

Haftalık 829

Aylık 3286

Tüm Zamanlar 315008

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Denemelerim - İsmail Güleç
Cuma, 25 Ocak 2019 10:39

Bu kedi sadece bir kedi değildir!

Yazan

Şimdi siz soracaksınız, durduk yerde bu kedi sevgisi ve övgüsü de nereden çıktı? Hemen söyleyeyim. Dostum ve arkadaşım Abdülkadir Emeksiz’in Edebiyat Fakültesi ile Patrona Halil Hamamı arasındaki yola çıkan merdivenlerin başında durmuş, pozunu vermiş bir kedinin fotoğrafını çekip göndermesi ile başladı yazının hikayesi.

Fotoğrafı görünce bir müddet bakmaktan kendimi alamadım. Neler gelmedi ki aklıma. Fotoğraftaki kedi bir sokak kedisi ama Orhan Veli’nin tarif ettiği cinsten bir sokak kedisi değil. Ne yiyeceği aslanın ağzındaymış gibi duruyor ne de rüyalarında kemik görüyormuş gibi bir hali var.

Belli ki karnı da tok, keyfi de yerinde. Ondaki keyif değme ciğerci kedisinde yoktur bence. Sokaklarda yaşıyor, kimi kimsesi yok ama gördüğümüz fotoğrafta sanki dünyalar onunmuş gibi durmuyor mu? Belli ki kimseye ne mihnet borcu var ne de müdana edecek bir hali. Şairin;

Ağniyâya arz-ı hacet etme müstağni bulun
İhtiyâcın söylemektir şahsı ednâ gösteren  

Geçenlerde bir arkadaşıma uğradım. Çay söyledi, içerken bir ara, hayırdır, dedi, artık Mesnevi’den hikayeler yazmıyorsun, hikayeler mi bitti, sen yazmayı mı bıraktın, diye sormaz mı? Şaşırdım, ne demek istiyor acaba dedim kendi kendime. Şaşkınlığım yüzüme vurmuş olacak ki şakayla karışık takıldı:

  • Kızma hoca, alıştırdın bizi hikayelere, o yüzden söyledim.

Yok, kızmadım felan dedimse de arkadaş beni teselli babında birkaç lakırdı daha etti, çayımı içtim ve müsaade isteyip ayrıldım.

Hem yürüyor hem arkadaşın dediklerini düşünüyordum. Ne Mesnevi’de hikaye biterdi, ne de ben yazmayı bırakmayı düşünüyordum. Sayılı olduğu için hikayelerin okunması bitebilir, ama her hikaye her okunuşta ilk defa okunuyormuş gibi yeni ve farklı kapılar açtığı için aslında hiç bitmez. O yüzden Mesnevi manalar ummanıdır ve içilmekle bitmez. Mesnevî’yi anladın mı okuduğun her hikâye Mesnevi’denmiş gibi gelir. Nasıl der gibi baktığınızı görür gibi oldum. Açıklayayım.

Cumartesi, 12 Ocak 2019 17:52

Taşlarla örülen şehir: Mağusa

Yazan

Mağusa dünyada benzeri nadir görülen şehirlerdendir desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Çünkü adeta bir açık hava müzesi. Başınızı kaldırıp baktığınız her yerde ortaçağlardan gelip size selam veren bir eser görebilirsiniz. Sadece Ortaçağ değil elbet görecekleriniz. Bir sokakta hem Bizans, hem Latin, hem Osmanlı tarihini görebilirsiniz. Biraz tarih ve sanat tarihine merakınız varsa sokaklarda saatlerce vakit geçirebilirsiniz.

Size ne zaman kurulduğunu ve günümüze kadar nasıl geldiğini anlatmayacağım. O zaten kaynaklarda ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Size şehirde gördüklerimden bahsedeceğim.

Pazartesi, 07 Ocak 2019 15:58

Deliler: Korku bile onlardan korkardı

Yazan

Deliler ismini son zamanda gösterime giren bir film sayesinde sıkça duymaya başladık. Böylece tarihimizin pek bilinmeyen bir yönünü de öğrenmiş olduk. Deliler 15. yüzyılın sonlarında Fatih döneminde Rumeli’de kurulmuş hafif süvari birliği. Kelimenin aslı bir rivayete göre “delil”, bir başka rivayete göre “dilir” iken zamanla hiçbir akıllı insanın yapmaya cesaret edemeyecekleri işleri yaptıklarından dolayı halk bunları deli diye çağırır olmuş

Devamı için tıklayınız.

Cumartesi, 22 Aralık 2018 09:20

Üniversite öğrencisi olsam ne yapardım?

Yazan

Bir zamanlar ben de öğrenciydim kolayca tahmin edeceğiniz gibi. Zaman zaman o günlerimi hatırladıkça bazen gülüyorum, bazen de garip bir özlemle hüzünleniyorum. Şu anki aklımla o yıllarda olsaydım neler yapardım diye sordum kendi kendime. Kendime verdiğim cevabı paylaşayım.

Bir insan, bir aydın ve bir meslek sahibi olarak üçe ayırırdım yapacaklarımı ve bu üç konuyu da ihmal etmezdim.

İnsan olarak;

Her şeyden önce güzel sanatların bir dalıyla ilgilenirdim. Müziğe kabiliyetim olmadığı için plastik sanatlar olabilirdi. O konuda da pek kabiliyetli olmadığım için fotoğrafçılıkla ilgilenirdim büyük ihtimalle. Cep telefonuyla çekilen fotoğrafları kastetmiyorum tabi. Onun için bile bakış, duruş, zaman, ışık bilgisine ihtiyaç var. Kısaca kimse olmadan vakit geçirebileceğim bir hobim olmasını isterdim.

Hurûfîlik ve Bektâşilik Ne İdiler ve Nasıl Kaynaştılar

Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliye’den Melâmiyye, Halvetiyye ve Kâdiriyye’yi yayımladıktan sonra serinin dördüncü kitabı olarak Sûfî ve Tasavvuf’u yayımlar. Bu eserinde, Mufassal Bektâşîyye Silsilenâmesi adında bir kitap neşredeceğini söyler. Varlığından böylece haberdar olduğumuz bu kitap yazarın fırsatı, imkanı ve vakti olduğu halde bugün tam olarak bilmediğimiz bir nedenden dolayı yayımlanmamıştır.

Devamı için tıklayınız.

Bana “Suriçi’nin en büyük, en önemli ve en güzel binası hangisidir?” diye sorsanız hiç düşünmeden Lala Mustafa Paşa Camii derim. Cami derken Ortaçağların gökdelenleri olan katedralden çevrilme bir cami. Çünkü Türkler bir şehri fethettiklerinde ilk olarak şehrin büyük kiliselerinden birini fetih hakkı olarak camie çevirir, daha sonraki yıllarda da yeni bir cami inşa ederlerdi. Bu kuralı Mağusa için yarım işletmişler. Şehrin en büyük kilisesini camie çevirmişler ama daha sonra yeniden büyük bir ulu cami inşa etmemişler.

Türkler 9 Ağustos 1571 perşembe günü görkemli bir törenle Mağusa’ya girerler. Fetih hakkı olarak şehrin en büyük ve görkemli kilisesini içindekileri boşaltıp minber ve mihrab ilave ettikten sonra camie çevirirler ve Lala Mustafa Paşa ilk cumayı maiyetindekilerle birlikte 17 Ağustos 1571’de burada kılar. Sinan Paşa da bir yıl sonra katedralin çan kulelerine minare ekler. Kuşatma esnasında isabet eden güllelerle dökülen taşlar yerine konulur, yıkılanlar yapılır. Bunu yaparken de genel görünüşü muhafaza ederler. O kadar muhafaza ederler ki Sinan Paşa’nın fetihten bir yıl sonra çan kulesine eklediği minaresi olmasa cami olduğu hiç anlaşılmaz.

Pazar, 16 Aralık 2018 12:12

Mağusa Suriçi kapıları: Kara Kapısı

Yazan

Mağusa’nın etrafını kuşatan surlar ilk yapıldığında sadece  iki giriş kapısı varmış. İlki surların kuzey doğu köşesindeki kara kapısı. Yarım ay biçiminde tabya anlamına gelen Ravelin adı verilmiş bu kapıya ve kapıdaki burca. Diğeri de sahil boyunca sıralanan doğu surlarının ortalarındaki deniz kapısı. Daha sonraki yıllarda şehrin deniz tarafındaki kuzeydoğu köşesindeki Diamente burcunun batısından ve güneydoğu köşesindeki Canbulat burcunun doğusundan birer kapı daha açılmış. Surlara paralel yolun bir tarafından girilip diğer tarafından çıkılıyor. Deniz kapısısı ise artık kullanılmıyor.

Kara Kapısı/Akkule (Ravelin)

Türklerin Akkule dedikleri Ravelin veya Rivettina Burcu ve kapı bir zamanlar şehrin karadan girilen tek kapısı imiş. Akkule denilmesinin nedeni muhasara esnasında Venedikliler ilk beyaz teslim bayrağını bu burçta kaldırdıkları için Akkule adı verilmiş. Çıkışın baktığı yöndeki şehrin adının verilmesinden dolayı buraya Limasol kapısı da denilmiş bir ara. Şehrin karadan girilen tek kapısı olduğu için Venedikliler güvenlik önlemlerini düşünürek yenilemişler ve kuvvetlendirmişler.

Cuma, 14 Aralık 2018 15:46

Mağusa Surları

Yazan

Ortaçağlardan günümüze kadar ulaşan en uzun ve kalın surlar Mağusa’da bulunuyor. Dimdik ayakta duran surlar Ortaçağ ve Rönasans askeri mimarisinin en önemli örneği aynı zamanda. Sadece bu surları gezerek Ortaçağda bir şehrin nasıl savunulduğunu ve nasıl kuşatıldığını anlayabilir ve anlatabilirsiniz.

Surlar ilk kez Lusinganlar tarafından inşa ediliyor. Elli metre mesafe ile iki sıra halinde inşa edilen surların dış duvarları daha alçak. İç surlar ise yüksek olmasına karşın kalın değillerdi ama devrine göre oldukça muhkemdi. Çünkü ateşli silahlar henüz kullanılmıyordu. Venedikliler kaleye hakim olunca artık yaygınlaşmış olan ateşli silahlara karşı surları kalınlaştırarak güçlendirdiler. Surların çevresine hendekler kazmayı da ihmal etmediler.

Yaklaşık kare planlı şehrin etrafını saran 3.8 km uzunluğunda, 18 metre yüksekliğinde, bazı yerlerinde 9 metreyi bulan genişlikte 15 kulesi olan oldukça büyük surlar iri kesme taşlar kullanılarak yapılmış.

Yıllarca çok önemli görevlerde bulunduğu ve çok başarılı yayınlara imza attığı halde sadece ilgili kimseler tarafından bilinirken Cumhurbaşkanı adayı olunca tüm Türkiye’nin tanıdığı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kırk yılı aşkın bir süreden beri babası İhsan Efendi hakkında topladığı bilgileri derleyerek kitaplaştırdı ve geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Kitap sadece İhsan Efendi’nin hayatını değil, Osmanlının son dönemini, bir Osmanlı alimini, yurtdışında yaşayan bir Türkün hayatını, Osmanlılığın ne demek olduğunu bu kitapta somut olarak görüyoruz.

Kitabı elime alınca bitirmeden bırakamadım. Özellikle meraklıları heyacanlandıracak bilgilerin ve anekdotların yer aldığı kitap birçok konuda bilinenleri tashih edecek, merak edilen konulara açıklık getirecek ve yeni tartışmalara yol açacak bilgilerin yanı sıra Osmanlıların son dönemleri, Cumhuriyet’in ilk yılları Türkiye’si hakkında bilgi bulabileceğimiz, dönemin bir taşra şehri, o şehrin ileri gelen bir ailesi, eğitimi, Mısır ve Ezher, Ezher’e giden Türk öğrenciler ve bugüne kadar hakkında yazılmayan bir şeyin kalmadığı Mehmet Akif hakkında bilgi veren eşsiz bir kaynak. Yalnız sıradan bir okurdan daha fazlasını istiyor ve bekliyor kitap. Eğer satır aralarını okuma beceriniz varsa yazılanlardan daha fazlasını da kitaptan öğrenebilirsiniz.

........Kitaplarım........

 
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2019 İsmail Güleç