Mevlana ve Mesnevi

Etkinlik Takvimi

26 Ara 2017;
05:30PM - 07:00PM
Garipname Okumaları
18 Ara 2017;
02:00PM - 03:00PM
Ney nedir, ne der?
12 Ara 2017;
05:30PM - 07:00PM
Garipname Okumaları
11 Ara 2017;
05:00PM - 06:30PM
Tarihçiler için edebiyat
29 Kas 2017;
06:00PM - 07:30PM
Gazel İncelemeleri

Kimler Sitede

60 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 28

Dün 37

Haftalık 28

Aylık 619

Tüm Zamanlar 243711

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Pazar, 03 Eylül 2017 16:11

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir Öne Çıkarılmış

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Ya da dervişlik halleri

Bayramların güzel taraflarından biri de uzun zamandan beri görmediğiniz eş dost ve akrabalarımızı görme imkanı bulmamız. Ben de yıllardan beri görmediğim akrabalarımı gördüm, sohbet ettik, halimizi hatırımızı sorduk, başımızdan geçen ilginç olayları paylaştık.

Köydeyiz, yine bir akşam, namazlar kılınmış, kavurmalar yenmiş, herkes kendisini taşıyabildiği bir koltuğa veya mindere zar zor atmış, kendisine birilerinin çay getirmesi için içinden Allah’a dua ettiği bir ortamda akrabalardan biri hiç ilgisi yokken bana işittirmek ister gibi bir şeyler anlatmaya başladı.

- Bir seferinde köyden İstanbul’a dönüyorum. Akşam oldu ve büyük oğlan açım demeye başlayınca biz de yolumuzun üzerindeki Amasya’ya uğrayalım dedik. Yeri gelmişken söyleyeyim, Amasya’yı çok beğendim. Tarihi eserleri öyle güzel ortaya çıkarmışlar ki insanın ayrılası gelmiyor. Bayıldım, diyeyim de gerisini siz tahmin edin artık. Amasya’nın tarihi camilerinden Mehmet Paşa Camiin önünde durduk, arabayı parkedip camiye gittik. İmamı bayram iznine gittiği için cemaatten birinin kıldırdığı akşam namazının ardından oğlanın karnını doyurmak için ırmak yoluna doğru yürüdük. Irmak, yanındaki yol, serin esen rüzgar, ırmağın karşı tarafındaki kral kayaları, evler, konaklar, hepsi o kadar harika idi ki içimden, ne güzel yer, burada bir gün akşama kadar kalabilirim dedim.

Vaktinde dua etmiş olmalıyım ki yarım saat eğleşmek için girdiğim şehirde beş saat kaldım.

- O kadar sevdin demek, dedi biri.

- Yok isteyerek değil, zaruretten dolayı. Araba bozuldu.

Diye cevap verdikten sonra başından geçenleri anlatmaya devam etti.

- Efendim, namazı kıldık, karnımızı doyurduk, Amasya ne güzelsin, hiç ayrılasımız gelmiyor ama gitmek zorundayız, bir daha geleceğiz felan derken arabaya bindik, yerleştik, kemerleri bağlayıp marşa bastım, tık yok, araba çalışmadı. Allah Allah, hiç böyle yapmazdı, dedim bir daha kontağı çevirdim, yine tık yok. Acaba besmele çekmeyi mi unuttum dedim bu sefer yüksek sesle besmele çekip tekrar bastım, yine çalışmadı. Çocuklar merak, hanım endişe içinde bana bakıyorlar. Ben de şaşkınlık ile korku arasındayım. Neyse birkaç kez uğraşmadan sonra arabanın çalışmayacağını anladım.

Aklıma yol yardım geldi ve hemen aradım. Telefonda bağlandığım ve usta olduğunu tahmin ettiğim kişi benden frene çok kuvvetli bir şekilde basmamı ve daha sonra kontağı çevirmemi istedi. Dediklerini yaptım, olmadı. Frene daha kuvvetli basmamı söyleyince neredeyse koltuğu kıracaktım, ama adam yine frene kuvvetli bir şekilde bastığımdan emin olamadı. Dediklerini yapamadığım için arabanın çalışmadığını düşünüyordu muhtemelen. Kuvvetli bir şekilde basamadınız herhalde deyip duruyordu hâlâ. Su sesiyle değirmen dönmez derdi rahmetli annem. Telefonla ustalık olmuyormuş demek.

Yol yardım bir işe yaramayınca bu sefer kasko şirketini arayıp bir çekici ve yedek bir araç istedim. Bayram olduğu için araç bulamadıklarını, konaklama ve yol parasını verebileceklerini söylediler ve araba için de bir çekici yönlendirdiler. Amasya’da servis olmadığı için aracı en yakın servisin olduğu Çorum’a götüreceklerdi. Tatil olduğu için servis kapalı ve çekici de aracı ancak bayramdan sonra götürebileceğini söyledi.

Ben gecenin bu vakti otobüsü nereden bulacağım, otobüs yoksa o kadar yükle otele nasıl gideceğim, ertesi gün eve ne şekilde ve ne zaman gideceğim, hadi eve gittim arabayı Çorum’dan nasıl alacağım diye kara kara düşünürken otoparktaki polislerin önerisi ve yardımı ile araba akü takviye kabloları ile çalıştırıldı. Haliyle çok sevindim. Eve kadar arabayı durdurmadan git, dediler.

Adam bu şekilde anlatırken meclistekilerden biri dayanamayıp sordu:

- Geçmiş olsun, iyi güzel anlatıyorsun da bunun İsmail Hoca ile ne ilgisi var?

- Az sabret, dedi bizimki. Şimdi sıra ona da gelecek dedi ve anlatmaya devam etti.

Efendim, ben mutluluktan uçar bir halde otoparktan ayrıldık, ana caddeye çıktık ama arabanın ön panelinde ışıklar yanıp sönmeye, araba teklemeye başladı. Saadetimizin bu kadar kısa süreceğini nereden bilirdim. Ben bu şekilde eve kadar gidilmez deyip arabayı sağa çektim ve çekiciyi tekrar aradım. Telefonda durumumu anlatırken arabanın camından birinin bana bir şeyler söylemeye çalıştığını farkettim. Çekiciye daha sonra arayacağımı söyleyip telefonu kapattım ve adama döndüm. Otuzlu yaşlarında fanatik Fenerli olduğu bayram günü giydiği tişörtten belli olan genç bir adam ve yanında kendisinden daha zayıf ve birkaç yaş küçük olduğunu tahmin ettiğim biri. Önce geçmiş olsun dediler ve anlatmaya başladılar. Akşam yemeklerini yemişler, balkona oturup çay içiyorlarmış ve bizim arabanın farlarının yanıp söndüğünü, arabanın bir sorunu olduğunu farketmişler. Yardım etmek için bizim yanımıza gelmişler. Daha zayıf ve küçük olanı elektrikçiymiş ve  arabanın probleminin büyük ihtimalle akü olduğunu söyleyip kendilerini takip etmemi istediler. Meğer az önce dükkanlarının önünden geçmişiz. Onların evleri dükkanlarının üstünde imiş ve balkonda oturururken bizim arabayı görmüşler. Arabanın yavaş gitmesi, farlarının yanıp sönmesi ve fersiz oluşu adamların dikkatini çekmiş, bir da sağa yanaşınca hemen inip arabalarına atlayıp yanımıza geldiler.

Adamları takip ettim, dükkanlarının ve evlerinin önüne gittik. Kendi arabasından aküyü söküp bizimkine taktılar ve araba kontağı çevririr çevirmez çalışmaya başladı. Sevinç ile şaşkınlık arasında bir duygu ile adamlara aküyü bayram günü akşamı nereden bulacağımızı sordum. Merak etme abi dediler, inşallah köye gitmemiştir deyip bir arkadaşlarını aradılar. O da işlerini halletmiş köye gitmek üzere evine gitmiş. Genç olan arabaya atlayıp gitti ve yarım saat sürmeden bir aküyle geldi.

- Seni ne kazıklamışlardır, bayram günü, akşam vakti, yolda kalmışsın. Fırsat geçmiş ellerine, bırakırlar mı çakallar!

- Ben de senin gibi düşündüm biliyor musun? Ama öyle olmadı. Akünün fiyatına hemen internetten baktım, yirmi lira bir fark vardı. Ondan sonra alalım dedim. Hem sonra şunu unutma, bir adam fanatikse kazıklamaz. Fanatikler delikanlı olur.

Neyse lafı uzatmayayım, iş bitti, bizim araba eskisi gibi çalışmaya başladı. Bu sefer ne vereceğiz diye sordum. Ne dese beğenirsiniz?

- En az ikiyüz liranı almışlardır.

- Yok, öyle olmadı. Mert çocuklarmış, abi sen yola gidiyorsun, akü de aldın. Durumuna göre ne verirsen ver, demezler mi? Ben de daha azı ayıp olur diye çıkarıp elli lira verdim. Hiçbir şey demediler, bereket versin deyip cebine koydu parayı.

- İyiymişler gerçekten.

- Utandım ben de kendimden ilk başta adamlar hakkında düşündüklerim için.

Bir başkası öteden lafa karıştı.

- Hikayen bitti mi?

- Evet bitti.

- Hoca ile ne alakası var, bu hikayenin pek anlamadım.

- Çok normal, açıklayayım.

- Hakaret ediyorsun ama abi. Ayıp oluyor.

- Alınma hemen. Ben de anlamadım ilk başta. Biz gençlerle vedalaşıp arabaya bindik ve yola revan olduk. Sonra başımdan geçenler gözümün önünden film gibi geçmeye başladı. Şehrin merkezinde araba bozuldu. Derelerden tepelerden geçtik, ya yol ortasında bozulsaydı dedim kendi kendime. Çekici geç kaldı diye kızıp duruyordum. Üstelik önümüze araba parkettikleri için çekicinin aracı yüklenmesi daha uzun sürdü. Ona da kızmıştım. Otoparka gittik. Biz aracı oraya bırakıp bir otele gidecektik. Polisin orada olması ve aklına akü takviye kablosu ile çalıştırmak gelmesi, adamların tarif ettiği yolu şaşırıp bir başka yola girmem ve o yolda gençlerin bizi görmesi hep tesadüf olabilir mi diye düşündüm. Düşünsenize biz kapıdan geçerken bizi gören gencin çayı bitmiş ve içeri girmiş olabilirdi. Veya telefonda konuşuyor olabilirdi, sosyal medyada dolaşıyor olabilirdi, olabilirdi, olabilirdi. Binlerce ihtimal.

- Gerçekten çok ilginç. Hızır mıymış neymiş o çocuklar!

- Yolda bunları düşündüm hep. Bunların hepsi tesadüf veya benim şansım deyip geçebilir miyiz?

- Kul bunalmayınca Hızır yetişmezmiş.

- Orası öyle ama ben kitaplarda yazılan tasavvufu ve dervişliği bu olayda bizzat gözlerimle gördüm, ellerimle tuttum.

- Nasıl?

- Hah işte tam da şimdi sırası geldi. Nasıl olduğunu anlamak için İsmail Hoca’nın kitabındaki karıncalarla ilgili hikayeyi oku. Bu kadar lafı o hikayeye getirmek için yazdım.

Arkadaşımız başından geçenleri bu şekilde anlattıktan sonra herkesin gözü bana çevrildi. Ben de oradakilere karıncaların hikayesini aklımda kaldığı kadarı ile anlatıverdim. Sizin için de şuracığa yazayım.

Görünüş elbiseye benzer*

Bir karınca, kağıt üzerinde bir kalem gördü. Arkadaşına gördüğü kalemden bahsetti ve ona:

- Bir kalem gördüm. O kadar becerikli idi ki çok güzel resimler yapıyordu, dedi. Arkadaşı bunun üzerine:

- Yok yok, o resimleri yapan kalem değil, parmaklardır, dedi. Bunun üzerine bir başka karınca:

- Haydi canım, zayıf parmaklar nasıl yapsın, onu yapsa yapsa bilek yapmıştır, dedi. Böylece karıncalar koldan başlayarak yukarı doğru gittiler. Karıncaların en büyüğü ve en akıllısı tüm karıncalara dönerek şöyle açıklar durumu:

- Görünüş elbiseye benzer, cansızdır, akılsızdır, hareket etmez. Resmi çizen kalemdir, kalemi oynatan koldur, kola emir veren akıldır, aklı harekete geçiren iradedir, iradenin kaynağı ise gönüldür. Gönlün sahibi ise Allah’tır.

Allah’ın lütfu ve ihsanı olmayınca bu akıl, bu gönül cansız kalır.

Ey kârî! Şimdi söyle bakalım adamın başından geçenlerle hikaye arasında bir benzerlik var mı? Dervişlik adamın hangi davranışında gizli?

 


* Karıncalar ve kalem, 4. Cilt, 3721-3729. Beyitler.

Okunma 177 kez Son Düzenlenme Pazartesi, 04 Eylül 2017 19:45

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

........Kitaplarım........

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

© 2005 - 2017 İsmail Güleç