Kitap Değerlendirme & Eleştirileri

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

84 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 6

Dün 41

Haftalık 153

Aylık 1282

Tüm Zamanlar 269721

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Pazar, 04 Şubat 2018 15:11

Nefes olmadan buğday da olmaz

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini çok istememe rağmen ikinci haftanın sonunda vizyondan kaldırıldığı için seyredememiştim. Nihayet seyredebildim. Peşinen söyleyeyim, seyretmeseydim benim için eksiklik olurdu, bu bir. Filmi çok değerli bir deneme olarak gördüm ve genel olarak beğendim, bu da iki.

Semih Kaplanoğlu’nun bu filmi hakkında günlerce konuşulabilir, kitap yazılabilir, tezler hazırlanabilir. Muhteva bu kadar zengin olunca hakkında çok yazılıp çizilmesi de normal. Ben de tekrara düşmeden yazmaya çalışacağım.

Galasının Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılması tartışmaları farklı bir mecraya taşısa da zamanla normalleşti ve film üzerine yoğunlaştı. Filmim distopik olup olmaması, Tarkovski sinemasına öykünmesi, filmdeki göndermeler, modern insanın bunalımına önerdiği çözüm bakımından medyada epeyce tartışıldı. Eleştirileri ikiye ayırmak mümkün. Biri film  üzerine, diğeri ise Semih Kaplanoğlu’nun filmde sunduğu reçete üzerine. Eleştirmenler durdukları yere, temellük ettikleri politik ve ideolojik görüşlere göre beğeniyorlar veya eleştiriyorlar. Film hakkında genel kanaat Semih Kaplanoğlu ile aynı dünya görüşüne sahip olmayan eleştirmenler arasında bile başarılı olduğu yönünde. 

Film iki farklı bölüm

İki bölümden oluşuyor film. İlk bölümde dünyanın içinde olduğu kriz ve sorunlar yer alıyor. Yaşadığımız devrin tüm temel sorunları bu bölümde gözler önünde seriliyor adeta. Dünyayı bekleyen yaşanabilir olamama ihtimaline dikkatimizi çekiyor Kaplanoğlu. Gittikçe kirlenen ve bozulan tohum, bitki, su ve toprak ve bu sorunlara bağlı olarak çıkan savaşlar. Bu yönüyle de günümüz egemenlerinin kurduğu adil olmayan düzenin bir eleştirisi. Ölü topraklardan genetiği sağlam çocukların seçilmesi işi gücü olan ve işlerine yarayacak mültecileri kabul eden Batılıları ne güzel tarif ediyor. Bu haliyle de Batı dünyasının eleştirisi.

İkinci bölümde ise bu krizin nedeni veya kurtuluş reçetesi veriliyor. Bu bölüm Kehf suresinde anlatılan Hz. Musa ile Hızır hikayesi üzerine kurulmuş. Kıssada geçen Musa Prof. Erol, genç Erol’ün öğrencisi Andrei, bilge kişi de Dr. Cemil. Kuran’daki sıralamaya bağlı kalınarak anlatılan olaylar hem Hz. Peygamber’in hem de Hz. Musa’nın yaşadıkları ile de zenginleştirilerek anlatılıyor. Bu konuda çok yazıldığı için daha fazla üzerinde durmayacağım.

Duvarı örerken taşlanmaları Hz. Peygamber’in Taif’teki taşlanmasına, açken karınlarına taş bastırmaları, Hendek gazvesinde, sandalı batırdıklarında karşılaştıkları sandık içine konulan bebek Hz. Musa’nın Nil’e bırakılmasına, çadır kurdukları vakit etrafına çizilen daire şeklinde çizgiden kurdun içeri girememesi, Dr. Erol’un rüyada annesini babasını, çocuklarını görmesi, ateş ararken yanan bir ağaç görmesi, yanına gitmesi, ayakkabılarını çıkarıp yaklaşması ve ağaçtan sesler duyması hep Musa’nın Medyen’den çıkıp ailesi ile birlikte geçtikleri Tuva vadisinde başından geçen olaylar senaryoya serpiştirilen olaylar. Çok bariz bir şekilde görülmese de Hızır ile İskender hikayesine de bir gönderme var. Kuran’da da geçen balık filmde Hızır ile İskender’in yediği balığın canlanması izleyiciye ab-ı hayatı hatırlatıyor.

Kuran’da salih kulun öldürdüğü bir çocuktan bahsedilir. Filmde bu sahnenin farklı bir yorumunu görüyoruz. Öldürülen çocuk Musa’yı yolundan çevirmek ve aldatmak isteyen çocuk kisvesine bürünmüş şeytan olarak yorumlanmış. Oysa bizim tefsirlerimizde çocuğun genç olduğu ve ya idamı gerektiren suçlar işlediği için veya eceli geldiği için öldürüldüğü şeklinde açıklanıyor. Burada Kaplanoğlu, ayetin işârî tefsirini tercih etmiş görülüyor.

Kuran’daki kıssadan farklı yorumlanan bir diğer sahne batan sandalın ardından ölü taklidi yapmaları. Erol ve Cemil’in ancak ölü taklidi yaparak kurtulmaları bize ölmeden önce ölünüz sözünü hatırlatmak için olsa gerek.

Kaplanoğlu kıssadaki Hızır’ı da bir insan-ı kamile dönüştürüyor. Kendisi gibi bir bilim adamı olan Cemil, akıl ile ulaşabileceği en son noktaya ulaştıktan sonra aklı bırakıp aşk ile devam eden bir kamil mürşide dönüyor. Onu bu hale getiren de filmde mezarı gösterilen bir başka insan-ı kamil. İki klasik mezar taşının ardından üçüncü mermer mezar taşı ise geleneğin kisve değiştirerek devam ettiğini sembolize etmesi bakımından oldukça etkileyici. Ayrıca bir hayat emaresi kalmayan ölü toprakların ihtiyacı olan temiz toprağın tekkeden çıkması manidar. Modern dünyanın hastalığını derisine sürdüğü toprakla silen Dr. Erol de bu temizliğe işaret ediyor. Kaplanoğlu’nun reçetesi ise hakiki tasavvuf.

Tekkenin filmde sembolize ettiği anlamlar bunlarla sınırlı değil. Cemil’in samimiyetle derinden hayy demesi ile ışıkların yanması karanlıkların aydınlığa tebeddül edeceğinin çok güzel bir resmi.

Tekkede Cemil ile Erol’un toprak üzerinde yattıkları sahne ile Erol’un son sahnede çizdiği şekil de üzerinde konuşulmayı hak ediyor. Bu iki sahne de yorumlanmaya muhtaç. İlki müsenna bir vav gibi. Yinyang da aklıma gelmedi değil. Son sahnedeki çizim ise karıncaların yuvasını bozmadan buğdayları almak için çizilmiş. Ancak hilal, güneş ve güneş sistemini andırıyor.

Buğday mı, nefes mi?

Filme adını da veren buğday en temel yiyecek ve dünyanın bekası onunla olacak. Film buğday üzerinden yürüyor. Buğday mı nefes mi sorusu film boyunca bizi takip ediyor. Erol en sonunda bir karıncayı takip ederek yuvasında saf buğdayları bulunca nefesi de anlıyor. Ben anladığımı söyleyeyim. Buğdaydaki saflık onun Allah tarafından yaratılmasında, var olan her nesne gibi onda da Hakk’ın nefesi olmasında. Allah Adem’i balçıktan yarattıktan sonra ona üfleyip canlandırdı. Kamil mürşidler de gönlü ölü ademlere üfleyerek onları Adem yapıyorlar. 

Kitapta genetik ile ilgili anlamadığım birçok terim geçiyor. M parçacığı da onlardan biri. Allah’ın mahlukatına attığı imza o. O imzayı taşıyanlar gerçek, olmayanlar ise sorunlu. İşimizde gücümüzde Allah’ın muradı üzerine yaşıyorsak yaptığımız işler bereketli, yapmıyorsak kadük, sonuçsuz ve bereketsiz. Bu durum bana Mevlid’den

Allah adı olsa her işin önü
Hergiz ebter olmaya anın sonu

Beytini hatırlattı. Peygamberimizin “Allah’a hamd ile başlamayan her önemli iş güdük kalır” sözü genetiği ile oynanan tohum ve bitkilerin sonunda insanlığa zarar vereceğini gösteriyor.

Film bir seyrüsüluk hikayesi

Filmi kısaca bir süluk yolculuğu olarak tarif edebiliriz. Önce bir derdin olacak, o dert de seni rehbere ulaştıracak. Prof. Erol da önce dertleniyor ve yollara düşüyor. O dert onu sahil-i selamete ulaştıracak rehbere ulaştırıyor. Erol’un sorduğu soruya Cemil’in verdiği cevaplar bir büyük mutasavvıftan alıntı.

Filmde Cemil Akman’ın bir tezi var. Hiçbir zaman saf bir tohum üretilemez, Allah’ın yarattıklarından başka. Soruyu güncelleyelim. Yapay zeka, üç boyutlu kopyalar, yapay organlar vs. İnsanoğlu kendisi gibi bir varlık yaratabilecek mi? Yapay zeka ve robotlar için de aynı şeyi söyleyebilir mi Cemil Akman acaba? Cemil Akman’ın bu soruya vereceği cevabı tahmin edebiliriz.

Hoşça vakit geçirmek için değil, hem modern dünyanın hem de modern insanın sorunları üzerine düşünmek için seyredilecek bir film. Seyredin, pişman olmayacaksınız.

 

Okunma 629 kez Son Düzenlenme Pazartesi, 05 Şubat 2018 09:18
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç