Kitap Değerlendirme & Eleştirileri

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

67 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 29

Dün 47

Haftalık 595

Aylık 3112

Tüm Zamanlar 265080

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Kitap ve film yazıları - İsmail Güleç
Kitap ve film yazıları

Kitap ve film yazıları (34)

Burada okuduğum kitaplar ve seyrettiğim filmler üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.

Pazartesi, 04 Haziran 2018 15:32

Ahlat Ağacı: Beyaz perdeye yazılan kitap

Yazan

Aylardan ramazan günlerden de pazar olunca insanın yapacağı işler sınırlı oluyor doğal olarak. Ne yapacağımı düşünürken gördüğüm bir haber üzerine kalktım, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun bir aradan sonra çektiği filmi izlemeye gittim. İzlenimlerimi de sizinle paylaşmaya karar verince de günü tamamlamış olduk.

Önce şunu belirtmeliyim. Biliyorum, bu tür yazılarda önce film özetlenir, ouncular ve rolleri hakkında bilgi verilir  ve olaylara geçilir. Kısa bir araştırma ile yazacaklarımdan çok daha fazlasını bulacağınız için o bahislere girmeyip filmde dikkatimi çeken hususları sizinle paylaşacağım.

Film çok uzun. 11’de başladı ve 14.15’te bitti. Üstelik aksiyon sahneleri de yok, hareketler durağan, konuşmalar bol ve uzun, neredeyse hiç  müzik yok. Böyle anlatınca siz filmi seyrederken sıkılıp çıktığımı düşünebilirsiniz. Öyle yapanlar olmuş. Ama benim filmi yarıda bırakıp çıkasım hiç gelmediği gibi canım da sıkılmadı. Keşke dedim, bazı sahnelerdeki duyguyu aktarırken müziğin büyülü gücünden de yararlansaydı. Filmi izlerken zaman zaman yoran bir çekim tekniği kullanılmış. Kahraman sabitken çevre hareketli gibi algılanıyor. Başım dönüyormuş gibi hissettim ve o şekilde çekilen sahneler gözlerimi yordu.

Cumartesi, 14 Nisan 2018 12:51

Murat Pay’ın Saklı Miras Miraciyyesi

Yazan

Murat Pay Mevlid’i ve okunuşunu anlattığı Maşukun Nefesinden sonra güzel bir iş daha çıkarmış: Saklı Miras Miraciyye. Seyredince bu satırları karalamaktan kendimi alamadım.

Her ne kadar film dediysem de aslında bir belgesel. Öğretmek ve göstermek amacıyla çekilen film kurgu ve belgesel olarak iki düzlemde gidiyor ve en sonunda birleşiyor.

Kurgu olan kısım Raci’nin başından geçenler. Çocukluğu, gençliği ve olgunluk döneminde yaşadıkları. Çocukluk köyde, gençlik ve öğrencilik bekar evinde, olgunluk ise annesi ve kızıyla birlikte daha büyük bir evde geçiyor. Belgesel kısmı ise Mevlevihane ile başlayıp Bursa’da Numaniye Dergâhı ile bitiyor.

Film olan kısım aslında bu bir nevi Raci’nin olgunlaşma hikayesi. Kahramanımızın adı, filmin bir yerinde de geçtiği için tesadüf olmadığını düşündüğüm Amak-ı Hayal’den alınma ve doğal olarak biraz da Amak-ı Hayal’in Raci’sinin hikayesi.

Pazar, 25 Mart 2018 19:53

Karatay Direniş

Yazan

Yine bir pazar, yine çocuklarla birlikte sinema. Bu seferki istikametimiz Direniş Karatay.

Afişini ilk gördüğüm andan itibaren merak ediyordum, bugün merakım zail oldu. Benim gibi merak edip de gitmeyenler için de oturdum, bu satırları yazdım.

Bizde Osmanlı için çok şey söylenir, bilinir ama Selçuklular pek konuşulmaz. Garip olan şu, tarihçiler arasında da pek popüler değil maalesef. Oysa Selçuklular bilinmeden Osmanlılar tam manasıyla anlaşılmaz. Osmanlıları doğuran ve büyüten iklimi anlamak için Selçuklu devlet yapısını bilmek gerekiyor.

Bu hep böyle mi idi bilmiyorum ama bundan elli sene önce Osman Turan, Mehmet Altan Köymen, Ali Sevim gibi Selçuklu tarihçileri en az Osmanlı tarihçileri kadar meşhurdu ve büyüktü. Hele Osman Turan, onun eserlerini okumayanı adam yerine koymazlardı.

Cumartesi, 17 Mart 2018 14:42

Tedâvüldeki Kitaplar’ın yazarına mektup

Yazan

Üstâd-ı ekremim, efendim,

Kitabınızı okudum. Uykum gelmese ilk gece bitirirdim. Elimden bırakamadan, içtikçe içesimiz gelen bir suyu içer gibi okudum kitabınızı. Üslubu, Türkçesinin güzelliği ve zenginliği, akıcılığı, şiirlerde görmeye alışkın olduğumuz benzetmeleriyle gençlere ve yazar adaylarına tavsiye edilebilecek düzeyde edebi bir metin örneği. Elinize, kaleminize, gönlünüze sağlık.

Her şeyden önce söylemeliyim, kitabınızdan çok şey öğrendim. Çocukluk, gençlik ve üniversite yıllarında okuduğunuz kitaplardan yola çıkarak o yılların bir kritiğini yapıyorsunuz. Kimseyi kırmadan, incitmeden, dökmeden eleştiriyorsunuz. Hem kendinizi hem hocalarınızı hem de bir parçası olduğunuz cemiyetinizi. Yargılamadan, mahkûm etmeden, bir çocuk gibi  başka hesaplar gözetmeden sadece doğruları söyleyerek, tevbe ve dua arasında bir duygu ile yapılan naif ve samimi eleştiri. Bugün hem bu dile hem de böyle eleştirilere o kadar ihtiyacımız var ki.

Peşpeşe sayılabilecek bir zaman diliminde önce Buğday, ardından da Labirent’i seyredince sanki aynı filmin iki farklı versiyonunu seyretmiş gibi oldum. Buğday hakkındaki görüşlerimi daha önceden yazmıştım. Labirent’i de seyredince gördüğüm benzerlikleri sizlerle paylaşmak istedim.

Buğday, malum Semih Kaplanoğlu’nun dünyanın büyük sorunları içinde debelenen insana kurtulmasının ancak kendini bulmasıyla mümkün olduğunu gösteren filmi.  İki temel sorun üzerine inşa etmiş filmini Kaplanoğlu. Çevre ve insan, acaba mikro kozmos ve makro kozmoz mu demeliyim! Acaba bu iki sorun  birbirinden ayrılabilir mi? Ayrıntıları daha önce yazdığım için burada girmeyeceğim. Dolayısıyla bu yazıyı okuyacaklara ilkini okumalarını da tavsiye ederim.

Pazar, 04 Şubat 2018 15:11

Nefes olmadan buğday da olmaz

Yazan

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini çok istememe rağmen ikinci haftanın sonunda vizyondan kaldırıldığı için seyredememiştim. Nihayet seyredebildim. Peşinen söyleyeyim, seyretmeseydim benim için eksiklik olurdu, bu bir. Filmi çok değerli bir deneme olarak gördüm ve genel olarak beğendim, bu da iki.

Semih Kaplanoğlu’nun bu filmi hakkında günlerce konuşulabilir, kitap yazılabilir, tezler hazırlanabilir. Muhteva bu kadar zengin olunca hakkında çok yazılıp çizilmesi de normal. Ben de tekrara düşmeden yazmaya çalışacağım.

Galasının Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılması tartışmaları farklı bir mecraya taşısa da zamanla normalleşti ve film üzerine yoğunlaştı. Filmim distopik olup olmaması, Tarkovski sinemasına öykünmesi, filmdeki göndermeler, modern insanın bunalımına önerdiği çözüm bakımından medyada epeyce tartışıldı. Eleştirileri ikiye ayırmak mümkün. Biri film  üzerine, diğeri ise Semih Kaplanoğlu’nun filmde sunduğu reçete üzerine. Eleştirmenler durdukları yere, temellük ettikleri politik ve ideolojik görüşlere göre beğeniyorlar veya eleştiriyorlar. Film hakkında genel kanaat Semih Kaplanoğlu ile aynı dünya görüşüne sahip olmayan eleştirmenler arasında bile başarılı olduğu yönünde. 

Pazar, 07 Ocak 2018 15:07

Arif ne kadar arif?

Yazan

Arif V216 filmi üzerine

Cem Yılmaz’ı beğenmek için bir çok neden sayabilirim ama iki neden diğerleri arasında öne çıkıyor. İlki bizim yaş grubunun meşhurlarından olması, ikincisi de kabalığın ve bayağılığın komedi olarak sunulduğu bir devirde zekayı ve ironiyi mizaha sokması. O yüzden ne zaman bir Cem Yılmaz filmi olsa fırsat düşürür, giderim.

Cem Yılmaz belki sinemacı olarak bilinen birçok kişiden daha fazla filmde oynamıştır ama onun adı geçtiğinde akla ilk gelen modern meddahlık dediğimiz stand-upçılığıdır.  Onun bu şekilde şöhret olması filmlerinin geniş bir kitleye ulaşması bakımından avantaj gibi görünmekle birlikte insanları beklentiye sokması ve tek kişilik gösterilerindeki performansını görecekleri düşüncesi içine itmesi de şansızlığı oluyor zannımca. Seyrettiği filmlerdeki  kötü karakterleri dışarıda gördüğü zaman dövmek isteyenlerin bolca olduğu canım ülkemde bu durum Cem Yılmaz’ın trajedisi olsa gerek.

Filmi benim için seyredilmeye değer hale getiren bir özelliği daha var: İstanbul’da geçmesi. Yaşlanıyor muyum, bilmiyorum ama sadece eski İstanbul var diye  kötü filmleri bile seyrediyorum. Bu filmde de Yedikule ve Beyoğlu vardı. Elimde imkan olsaydı İstiklal Caddesi ve Yedikule sokaklarının geçtiği sahneleri durdurur, tekrar seyrederdim.

Prof. Dr. Fatih Andı ülkemizin önde gelen Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden. Birçok kitabı var ve geçtiğimiz günlerde bir kitap daha yayınladı. Yazarının ifadesiyle ahiret günü Hz. Peygamber’in iltifatına mazhar olma ümidi ile kaleme aldığı Şiirin Ufku Hz. Peygamber’i Şiirle Sevmek isimli kitabını edinir edinmez birkaç günde okudum.

Son söyleyeceğimi ilk önce söyleyeyim. Çok beğendim, eskilerin deyimiyle selis, yani çok akıcı bir dili var Andı’nın, rahat okunuyor. Yer yer kullanılan şiirsel ifadeler metne ayrı bir güzellik katmış. Hem şiirsel dil kullanıp hem akademisyenlerin tarafsız kalmaya çalışan o soğuk ve kuru üslubu tuzağına düşmemek kolay bir iş olmasa gerek. Ayrıca cümleler çok sağlam, bir kelimeyi ne çıkarmak ne de ilave etmek mümkün. Bizlere sıkıcı ve yorucu olmayan akademik metinler yazılabileceğini göstermiş Andı bu kitabında. Böyle bir kitap yazacak akademisyen sayısı çok yok maalesef.

Kitapta on altı şairin on dokuz şiirinin açıklaması yer alıyor. Açıklamaların oldukça doyurucu olduğunu ifade etmeliyim. Bazen hayranlık bazen şaşkınlıkla okuduğum bu satırlar klasik edebiyatı bilmeyen birinin yapabileceği türden bir açıklama değil. Hatta ben bir adım daha ileri gidip bu açıklamalara pekala şerh denilebileceğini söyleyebilirim. Erdem Beyazıt’ın

Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah unutmadım

Dizelerinin açıklaması klasik bir şerhten başka bir şey değil. Böyle klasik bir şiir şerhi de klasik edebiyatı bilmeyen birinin yapması çok zor.

Pazar, 16 Temmuz 2017 17:43

Yusuf İslam neden hâlâ gitar çalıyor?

Yazan

 

Yusuf İslam’ı biz çok sevdik, Muhammed Ali Clay’i sevdiğimiz gibi. Onun Müslüman olmasıyla gururlandık, mutlu olduk. Gariptir, Müslüman olmadan önce o şarkı söyler, biz dinlemezdik. Müslüman oldu, o şarkı söylemeyi bıraktı, biz onun şarkılarını dinlemeye başladık. Bu konu sosyologların ve psikologların alanına giriyor. Konuyu onlara havale edelim ve geçelim.

Bildiğiniz gibi, Yusuf İslam müslüman olduktan sonra uzun bir süre şarkı söylemeyi bıraktı. Ali Köse’nin isimlendirmesiyle birinci Yusuf dönemiydi bu. Sonra enstrümansız birkaç şarkı ve ilahi söyledi. İkinci Yusuf dönemi. Derken bendir girdi. Sonra gitar ve orkestra. En sonunda aralarında eski şarkılarının da olduğu konserler vermeye başladı ve sevenleri çok mutlu oldu. Bu da üçüncü Yusuf olduğu dönem.

 

Pazar, 04 Haziran 2017 16:34

Özgürlüğün sesi: Bilal filmi üzerine

Yazan

İslam’ın ilk müezzini Bilal-i Habeşî’nin hayatının anlatıldığı film vizyona gireli bayağı bir zaman olmuştu. Çok arzu etmeme rağmen fırsat bulup seyredememiştim. Fırsat bulur bulmaz çocukları da alıp sinemaya gittim ve filmi izledim.

Filmin özeti her yerde var, bulur okursunuz, o bahse girmeyeceğim. Filme geçmeden önce de adetim olduğu üzere sizi merakta bırakmamak için film hakkındaki kanaatimi hemen söyleyeyim. Genel olarak beğendim. Güzeldi. Daha iyi olabilirdi. Yazının bundan sonrası meraklılar için.

Film hakkındaki düşüncelerim ile filmi izlerken düşündüklerimi karıştırarak anlatacağım için yazılan her şeyin filmde olduğunu düşünmeyin lütfen. Her ne kadar film Hz. Bilal’i anlatıyorsa da o günden bugüne değişen pek bir şey olmadığını görmek insanı üzüyor biraz. Özellikle içinde bulunduğumum şu mübarek günlerde. Neyse...

Page 1 of 4

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç