Kıbrıs Yazıları

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

156 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 59

Dün 116

Haftalık 721

Aylık 2649

Tüm Zamanlar 286758

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Çarşamba, 19 Aralık 2018 19:52

Mağusa Lala Mustafa Paşa Camii (St Nicholas Katedral)

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Bana “Suriçi’nin en büyük, en önemli ve en güzel binası hangisidir?” diye sorsanız hiç düşünmeden Lala Mustafa Paşa Camii derim. Cami derken Ortaçağların gökdelenleri olan katedralden çevrilme bir cami. Çünkü Türkler bir şehri fethettiklerinde ilk olarak şehrin büyük kiliselerinden birini fetih hakkı olarak camie çevirir, daha sonraki yıllarda da yeni bir cami inşa ederlerdi. Bu kuralı Mağusa için yarım işletmişler. Şehrin en büyük kilisesini camie çevirmişler ama daha sonra yeniden büyük bir ulu cami inşa etmemişler.

Türkler 9 Ağustos 1571 perşembe günü görkemli bir törenle Mağusa’ya girerler. Fetih hakkı olarak şehrin en büyük ve görkemli kilisesini içindekileri boşaltıp minber ve mihrab ilave ettikten sonra camie çevirirler ve Lala Mustafa Paşa ilk cumayı maiyetindekilerle birlikte 17 Ağustos 1571’de burada kılar. Sinan Paşa da bir yıl sonra katedralin çan kulelerine minare ekler. Kuşatma esnasında isabet eden güllelerle dökülen taşlar yerine konulur, yıkılanlar yapılır. Bunu yaparken de genel görünüşü muhafaza ederler. O kadar muhafaza ederler ki Sinan Paşa’nın fetihten bir yıl sonra çan kulesine eklediği minaresi olmasa cami olduğu hiç anlaşılmaz.

Türkler acaba neden bir cami inşa etmediler? Suriçi’nde isteseler mutlaka cami yapacak bir yer bulurlardı. Belki bu katedralin mihrabının eğri olmaması, uzun ve çok sayıdaki pencereden güneş ışınlarının yağmur gibi içeri yağmasıyla aydınlık olması dolayısıyla içinin camiye benzemesi burası yeter diye düşündürttü sanırım. İkinci ve önemi neden sanki ulu bir cami yapacak kadar nüfusunun olmaması. Belki benim bilmediğim bir cevabı daha vardır bu sorunun ama aklıma gelenler bunlar.

Bu camiin imamların has bir özellik varmış, yoksa ayrıcalık mı deseydim! Mağusa’nın Kıbrıs’ta en son fethedilen yer olmasından dolayı imam efendiler hutbelerini okurken boyunlarına bir atkı atarlarmış. Hâlen devam eder mi bu adet bilmiyorum.

Ortaçağların gökdelenleri

Katedrallerin görüntüsündeki değişim gotik mimari ile başladı. Kaderin garip cilvesi gotik mimariyi başlatan Fransızlar da aynı yüzyılda Kıbrıs’ı yönetmeye başladılar. Doğal olarak Kıbrıs birçok Avrupa kentinden daha önce tanıştı gotik mimari ile. Geniş iç alanları ortaya çıkaran kaburga tonozlu yüksek tavanlar, ışığı içeri etkileyici bir şekilde alma çalışmaları sonucu gelişen muhteşem sivri kemerli uzun pencereler, yukarıların aşağılardan üstün olduğunu gösterircesine dik ve süslü yapılan kuleleriyle gotik katedraller Bizans ve Roma mimarisinden farklı idi. Taşıyıcı unsurların estetik işlevi de yüklenmesi iç mekanları daha da zenginleştirdi. Bu mimari özellikler mantık ve hesap olmadan yapılamazdı. Bir nevi inançla mantığın birleşimi

Birleşen sadece inançla mantık değildi. Siyaset ile din de yerlerini belirliyordu. Bir şehirde bir katedral inşa etmek kralın iznine bağlı olması siyasetin din karşısında artık ben de varım, demesinin farklı bir yoluydu ve bu aynı zamanda kralın gücünü gösteriyordu. Krallar bir imparatora bağlı olsalar bile milletlerinin gücünü katedraller üzerinden göstermeye başladılar. Araştırmacılar modern devletin doğuşunu buralardan başlatırlar. Aslında bu Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin en belirgin dönüm noktasıydı.

14 yılda yapıldı

Lusignanlar tarafından on dört yılda (1298-1312) katedral olarak inşa edilen bu yapı Frenklerin Avrupa dışında günümüze kadar ulaşmış en görkemli mimari eseri kabul ediliyor. Onlardan farkı çok aydınlık, ferah ve geniş alanlarının olması. Bunda gotik özelliklerinin yanı sıra sade tefriş edilmesinin, duvarlarının sarı taştan olmasının ve tavanının beyaza boyanmasının da rolü var elbette.

St Nicholas hem girişi hem de içiyle Batı Avrupa’dakiler kadar büyük olmasa da yine de görkemli ve haşmetli bir yapı. Fransızların mimaride getirdikleri yenilikleri uyguladıkları bu bina etrafındaki bir grup yapı ile de desteklenen bir külliye imiş. Biri halk için, diğeri ruhbanlar için yapılmuş iki kilise, bir vaftiz evi, bir piskopos evi, papaz adaylarının kaldığı yer, bir hastane ve bir de okul olurdu. Çoğu günümüze kadar gelmiş.

Depremler özellikle 1735 yılında olan depremin çok yıkıcı tesirleri olmuş. Rivayete göre namaz esnasında olduğu için bir kaynağa göre 300, bir başkasına göre 200 kadar müslüman da bu depremde şehit olmuş. Sayıyı biraz abartılı bulsam da depremlerin etkisini göstermesi bakımından önemli. Suriçinde yaşayan Türk nufus 500 civarında iken yarısından fazlasının aynı anda camide olması ve caminin sadece bir kısmının yıkılması ile o kadar insanın ölmesi pek makul görünmüyor. Depremden sonra yıkılan yerler tamir edilmiş. 1741 yılında da şiddetli bir deprem olur ve bu sefer Sinan Paşa’nın yaptırdığı minare de yıkılır. Ama bu ilk yıkılışı olmayacaktır. Kulelerin birinin üzerinde kardeşini kaybetmiş bir garip gibi ayakta durmaya çalışan minare 1930’da yıldırım düşmesi sonucu hasar görünce İngilizler ana yapıya kadar yıktırıp yeniden yaptırmışlar. Ama minarenin sekizgen olması ana gövdeyle uyumlu olmasını sağlamış.

Mağusa Aya Sofyası

Mağusalılar arasında Büyük Camii olarak meşhur camiin birkaç ismi var. Biri Ayasofya-ı sağir, yani Küçük Ayasofya Cami. Büyüğü Lefkoşa’daki. Bir diğeri Mağusa Ayasofyası. Kıbrıs müftüsü Dânâ Efendi’nin kararıyla 1954’te Lala Mustafa Paşa camii olarak değiştirilir ismi.

Aya Sofya denmesinin nedeni taç giyme törenlerinin yapılıyor olmasından olsa gerek. Lusignan krallar tahta geçtiğinde iki defa taç giyerlerdi. Çünkü hem Kıbrıs’ın hem de Kudüs’ün kralı olurlardı. Kıbrıs kralı olarak Lefkoşa’da, Kudüs kralı olarak da Kudüs’e en yakın yerde Mağusa’da taç giyme töreni yapılırdı. O yüzden her iki katedralin girişinin üzerinde ters çevrilmiş taç şeklinde süs var. Mağusa’da en son yapılan tören ise taç giyme değil de taç çıkarma töreni olmuş. 1489’da Venedikliler Ada’ya hakim olunca son kraliçe Caterina Cornaro bu kilisenin önünde tahtından ve tacından ferağat etmiş ve kendisi için ayrılan ikametgaha çekilmiş.

Süslemeleriyle göz kamaşıran ana kapı
Süslemeleriyle göz kamaşıran ana kapı

Camiin içine ne zaman girsem kendimi etrafıma bakmaktan alamıyorum. Pencereleri, üç sahanda sıra sıra dizili kaburga tonozlarıyla muhteşem tavanı, hayvan figürleri ve geometrik şekillerle süslü kapıları, hepsi birbirinden farklı işlemeler ve oymalarıyla süslü duvarları önünde saatlerce kalabilirim. Uzaktan bakıldığında bir kalbe benzeyen altından bakıldığında ise sıradanlaşan kubbesi gibi küçük mimari detaylarla ve oyunlarla adeta bir görsel şölene dönüştürülmüş yapı.

İhtişamı taşlardaki süslemelerden

Camiin girişinin olduğu cephesine dikkatle bakmanızı tavsiye ederim. Kesme taşlardan yapılmış caminin batı kısmında, yaprak şeklinde örgülü pencere kalkanı titizlikle işlenmiş, Fransa’daki Reims Katedraline çok benzeyen üzerlerinde üçgen şeklinde gölgelikleri olan kemerleri fevkalede oymalı taşlarla süslenmiş üç ana giriş kapısı var. Orta kapının üst kısmında ağ biçimindeki bir çerçeveliğe sahip görkemli bir pencere daha var ki görülmeye değer. Hz. İsa’nın Ego sum janua, yani ben kapıyım, sözü katedrallerin kapılarının bu kadar görkemli olmasınının bir nedeni imiş.

Ortadaki kapının sağı ile solunda yer alan kapıların üst kısmında aydınlatıcı birer pencere görülmektedir. Fetihten sonra camie çevrilince güney duvarındaki kapı taşlarla örülerek kapatılmış. Yapının kuzey duvarının karşısındaki kalıntılar başpiskoposluk sarayı olarak kullanılan binaya aitmiş. Hemen yanıbaşındaki küçük yapı ise bir zamanlar katedralin deposu olarak kullanılırmış.

Katedrallere genellikle krallar ve piskoposlar defnedilir. Bahçesine ise büyük bağışçılar ile kraliyet ailesi yakınları için bir mezarlık bulunur. Camie çevrildikten ve Mağusa Türkleştikten sonra Türkler de mezarlık olarak kullanırlar. Meraklı İngilizler 1928’de apsesin dış tarafını kazarlar. Kazılarda birçok mezar kalıntısı ortaya çıkar.  Türklere ait olduğu anlaşılan mezarlar surlar dışındaki Müslüman mezarlığına nakledilir. Caminin kadınlar kısmında da Lusignan Kralı II. James ile yetim kalan oğlu III. James’in yanı sıra 1365 yılında denize girdikten sonra zatürre olup ölen Piskopos İtier De Nabinaux’un da mezarı var. Ve en son defnedilen Kıbrıs’ın son kralı Jacques de Lusignan imiş.

Batı tarafındaki duvarların önünde Venediklerden kalma olduğu söylenen küçük ama güzel bir şadırvan var. Tabi Türkler bu şadırvanı elden geçirip daha da güzelleştirmişler.

700 yıllık cümbez ağacı

Lala Mustafa Paşa Camiin hemen önünde camiiden çıkışta sağ tarafta rivayete göre katedralin yapımına başlandığı yıl dikilen asırlık bir cümbez ağacı var. Bilinen en yaşlı cümbez ağacı senede yedi defa meyve veren bir incir türü imiş. 15 metreyi bulan boyu, 1.5 metrelik çapı ve yukarı doğru dağılan altı dalı ile oldukça görkemli olan, dallarının bir bölümü ile Namık Kemal Meydanı’nı bir bölümü ile türbenin bulunduğu yönü gölgelendirren bu ağacın altındaki banka eğer boş bulursanız birkaç dakika da olsa oturup çevreyi seyretmeyi ihmal etmeyin. 

 

700 Yıllık Cümbez Ağacı
700 Yıllık Cümbez Ağacı
Okunma 73 kez Son Düzenlenme Salı, 01 Ocak 2019 11:04
0
0
0
s2smodern

........Kitaplarım........

 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç