Denemelerim

Etkinlik Takvimi

26 Ara 2017;
05:30PM - 07:00PM
Garipname Okumaları
18 Ara 2017;
02:00PM - 03:00PM
Ney nedir, ne der?
12 Ara 2017;
05:30PM - 07:00PM
Garipname Okumaları
11 Ara 2017;
05:00PM - 06:30PM
Tarihçiler için edebiyat
29 Kas 2017;
06:00PM - 07:30PM
Gazel İncelemeleri

Kimler Sitede

66 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 28

Dün 37

Haftalık 28

Aylık 619

Tüm Zamanlar 243711

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Ismail - İsmail Güleç
Cumartesi, 18 Şubat 2017 16:05

Saint Hilarion Kalesi

 

Kıbrıs’ı doğudan batıya doğru kesen iki sıradağ var. Biri Zafer Burnu’ndan Koruçam’a kadar sıralanan bazı kaynaklarda Girne olarak da geçen ama daha çok Beşparmak olarak bildiğimiz ve söylediğimiz sıradağlar. Diğeri de Rum kesimindeki Türklerin Karlıdağ adını verdikleri Trodos.

Yaklaşık 170 kilometre uzunluğundaki Kuzeydeki sıradağlar üzerinde değişik dönemlerde yapılmış üç kale var: En doğusunda Kantara, ortada Buffevento ve batısında da Girne’nin sırtını dayadığı 732 metre yükseklikteki tepelerin üzerinde St Hillarion Kalesi. Gözetleme amaçlı inşa edilen bu üç kaleden bugün en sağlamı ve belli olanı St Hillarion. Sadece gözetleme değil, aynı zamanda Girne’den Lefkoşa’ya geçişi de kontrol eden bir noktada. Size bu kaleyi tanıtmaya çalışacağım.

Cumartesi, 04 Şubat 2017 12:33

Kifâyetsiz Muhteris

Bu başlığı görünce aklınıza hemen “yine kim kızdırdı bu adamı” cümlesi gelmesin. Peşinen söyleyeyim, bu yazıyı içinde bulunduğumuz hâli kendimce tarif için yazdım. Yok, sen durduk yerde böyle şeyler yazmazsın, mutlaka birini görmüş, ona göre yazmışsındır, diye düşünebilirsiniz.

Sükût etmek gibi âlemde nâdâna cevab olmaz

Mısra-ı bercestesi mucebince cevap vermeyi pek düşünmem. Eminim yazıyı okuduktan sonra sizin de çevrenizde olabilecek türden insanlar için yazıldığını farkedeceksiniz.

Uzattığımın farkındayım, sadede geleyim.

Cumartesi, 21 Ocak 2017 08:13

İntihal nedir, ne değildir?

Birkaç haftadan beri, çocuklar için hazırladığım Kıbrıs’ın Manevi Mimarları isimli resimli kitap ile ilgili olarak sosyal medyada intihal iddiaları dolaşıyormuş. Bir arkadaşım sayesinde haberdar oldum ve iddia sahibine lisan-ı münasiple izah etmeye çalıştım. Ancak ne kadar alttan alırsam alayım fayda etmedi. Muhatabımın değil benim, dünya bir araya gelse düşüncesinden vazgeçirilemeyecek kadar muannid olduğunu anlamam çok vakit almadı. Ben de bu kibir ve cehil abidesinin derdine,

Cehl derdinden olana bîmâr
Bû ‘Alî olsa idemez tîmâr

Beytinde şairin çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi İbni Sina’nın bile deva bulamayacağını öğrenmiştim. Bazı dostlarım,

Kazârâ bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taşın kıymeti artar ne kıymetten düşer kâse

Beytini hatırlatarak benden bu işi uzatmamamı ve artık kendisine cevap vermememi tavsiye ettiler. Ben de müşarün ileyhin asabiyetinin, kibrinin, zihinsel faaliyetlerindeki zayıflamanın meselenin künhüne vakıf olamayacağını gördüğüm için

Ehl-i dil sohbet-i nâ-cins ile şâdân olmaz
Bezm-i cühhâl gibi ârife zindân olmaz

Fehvasınca dostlarımın tavsiyelerine uyup cevap vermekten vazgeçmiş iken iftira sahibinin bizim kendisini üzmemek ve kırmamak için sakınmamızı zayıflık ve korkaklık olarak görmesi, kendisinin haklı olduğuna iyice inanması, benim şahsımda başka kişi ve kurumları da içine katarak iddiasını ve iftirasını hakaret dolu cümlelerle sürdürmeye devam etmesi kararımı yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Bu iftira ve karalamanın birçok arkadaşım tarafından sorulmaya başlaması iftiranın sosyal medya ortamında iyice yayıldığını gösteriyordu ve beni tanıyanların ve kitabı görenlerin bu iddialara gülüp geçeceklerini biliyordum. Ama beni tanımadığı ve kitapları görmediği halde şahsıma isnad edilen iftiraya inananlar olduğunu görünce tanımayanlar için bir açıklama yapma zaruretinin hasıl olduğunu düşündüm.

Çarşamba, 28 Aralık 2016 18:02

Öküzden bir mektup var

Sayın Hocam,

Geçen günkü yazınızda çevrenizde olduğunu tahmin ettiğim bazı insanları bana benzetmişsiniz. Çok üzüldüm. Bu mektubu da üzüntülerimi ifade etmek için yazıyorum.

Yazınızı okurken ve okuduktan sonra bir hayli düşündüm. Biz öküzlerin suçu ne? Öküz olmak başlı başına bir suç mudur?Öküzler olmasa insanlar ne yapardı? Bu insanlar neden kızdıklarında birbirlerine öküz derler? Biz öküzler kızdığımızda birbirimize insan diyor muyuz? Biz insanlara ne zarar verdik, ne yaptık? Öküzlerin kime ne zararı olmuş?

Oysa biz sanılanın aksine çok mübarek hayvanlarız. Allah bizden bahseder kutsal kitabında. Hatta ismimizi bir sureye bile vermiştir. Hz. Peygamber dünya öküz ile balık üzerindedir, buyurmadı mı?

Çarşamba, 14 Aralık 2016 09:22

Mahmut Paşa Adak Yeri

Kıbrıs’ta türbe ve mezarların yanında birçok adak yeri de var. Mahmut Paşa da bunlardan biri. Mahmut Paşa adak yerini görmek için ya şanslı ya da dikkatli olmalısınız. Lefkoşa’yı gezenlerin yolu üzerinde bir yerde olmadığı için bilmiyor ve aramıyorsanız tesadüfen karşınıza çıkması pek mümkün değil.

Polis Sokağının Mahmut Paşa Sokağı ile birleştiği köşede bulunan bir mezar. Daha kolay bulmanız için söyleyecek olursak mahkemeler binasının arka tarafında, güney batı köşesindeki duvarda. Bir mezarın bir duvarın dibinde ne işi var diye düşünürken çok eskiden burada bir mezarlık olduğunu öğrendim. 1896 yılında mahkeme binaları yapılacağı zaman mezarlar Girne Kapı dışındaki mezarlığa taşınmış, sadece Polis avlusundaki üç mezar bırakılmış. Muhtemelen adak adanan mezarlar olması taşınmamasında etkili oldu. Halkın tepkisinden çekinilmiş ve burada bırakılmış olmalı. Veya halk inanışından ve töresinden vazgeçmedi ve mum yakıp çaput bağlayıp adak adamaya devam etti.

Cumartesi, 10 Aralık 2016 11:55

Fareler develeri yederse...

Bugünlerde karşılaştığım bir olay üzerine Mesnevi’deki deve ile fare hikayesi aklıma geldi. Hikaye, fare gibi boyunun, bilgisinin, aklının kıtlığına bakmadan hasbelkader bir yere gelip işgal ettiği makamın ağırlığını kaldıramayanları çok güzel anlatır. Kendini ve haddini bilmeyenleri de çok güzel tarif eder.

Hikaye şöyle:

Bir farecik bir devenin yularını eline geçirdi ve kibirle yola koyuldu. Deve çabuk olduğu için onunla birlikte yola düştü. Farecik de kendisini çok beğendi ve ¨Ne kadar da akıllı ve güçlüyüm, koskocaman deveyi götürüyorum¨ diye gururlandı. Deve, farenin kendini beğendiğini anladı ve içinden, az sonra görürsün ne kadar büyüksün, dedi ve sessizce fareciğin peşinden gitmeye devam etti.

Cumartesi, 10 Aralık 2016 08:48

Sibel Eraslan’ın Siret-i Meryem’i üzerine

Sevgili Lütfü

Tavsiyene uymayıp Sibel Eraslan’ın Sîret-i Meryem’ini okudum. Şimdi sen soracaksın, abi kitap yayınlanalı sekiz yıl oldu, şimdi mi okudun? Ne yapayım, kitapların da kaderi vardır. Her kitap her zaman açmaz kendini okura, vakt-i merhununu bekler. Bizimki de öyle oldu, ancak şimdi okuyabildim.

Şimdi sen yine soracaksın biraz kinayeli olarak, sekiz sene önce yayınlanmış bir kitap için yazmak biraz geç değil mi? Öyle düşünenler olabilir. Hocam bana, bir şey yazmak için hiçbir zaman geç değildir, derdi. Romanı beğenip beğenmediğimi de merak edersin şimdi sen. İstersen bu sorunun cevabını mektup versin.

Salı, 15 Kasım 2016 00:38

Yılmaz Erdoğan’ın Ekşi Elmaları

Yılmaz Erdoğan’ın yeni filmi görücüye çıktı. Hakkında yazıldı, çizildi. Eleştirenler beğenenlerden daha çok oldu. Sinema eleştirmenlerinin bir kısmı oyuncuları, bir kısmı senaryoyu, bir kısmı kurguyu bir kısmı da müziğiyle ilgili bir şeyler söylediler, eleştirdiler.

Ben aslında başka bir film için gitmiştim, ama Ekşi Elmalar’ı görünce fikrimi değiştirdim ve izledim. Hakkında yazılanları ve çizilenleri okuyunca da oturup bu satırları kaleme aldım, yoksa klavyeye döktüm mü demeliydim!

Ben burada Yılmaz Erdoğan sinemasını anlatmayacağım, öteki filmleriyle karşılaştırıp kimi farklılıklar ve benzerlikler üzerinde durmayacağım. Sinema tekniğinden felan da bahsetmeyeceğim. Kurgusunu ve oyuncaları kritize etmeyeceğim. Keyifle izlediğim bir film ile ilgili ilk aklıma gelenleri sizinle paylaşacağım.

Cumartesi, 29 Ekim 2016 00:39

Mecidi’nin Hz. Muhammed filmi üzerine


Hava yağmurlu ve kapalı olunca, üstüne bir de iş-güç bunaltınca ne yapayım diye düşünürken İranlı meşhur yönetmen Mecid Mecidî’nin çok konuşulan filmini izlemeye karar verdim. Birkaç günden beri basında film üzerinde tartışmaları takip ediyordum. Beğenenler de vardı, beğenmeyenler de. Bir kısmı ise filmi zinhar izlemeyin diyordu. En iyisi gidip gözlerimle göreyim dedim ve gittim.

Filme geçmeden bir düşüncemi sizlerle paylaşayım. Hz. İsa’nın hayatı üzerine onlarca film çekilmiştir. Operalar, diziler, çizgi filmler de cabası. Bizim peygamberimiz ile ilgili ise Mustafa Akkad’ın Çağrı’sından başka bir film yok neredeyse. O filmin Türkiye’ye gelişini hatırlıyorum. Çocuktum, ortaokula gidiyordum. Fikirtepe’de Üças Sineması vardı ve bu sinemanın kışlık ve yazlık bölümleri vardı. O zaman da ilk kez gelmişti Çağrı filmi ve ben abimle birlikte serin bir yaz akşamı açık hava sinemasında seyretmiştim. Neredeyse otuz yıl oldu, ikinci bir film çekilmedi. O bakımdan da Mecidî’nin filmini önemsiyordum ve gittim.

Salı, 25 Ekim 2016 11:10

Karabuba Mescidi/Tekkesi

Karababa Tekkesinin ismini ilk duyduğumda öğrencilik yıllarım gözümün önünde canlandı. Çemberlitaş’taki Karababa Dergahına giderdik Perşembe öğleden sonraları. Çay ve galeta eşliğinde şeyh efendinin sohbetlerini dinlerdik. Bir şey anlamazdım ama içim

huzurla dolar, mutlu bir şekilde ayrılırdım oradan. Bazen hatırlamaya çalışıyorum anlatılanları, aklıma pek bir şey gelmiyor. Demek ki can kulağıyla dinlememişim diyorum veya hazır değilmişim sohbet ziyafetini sindirmeye ve hazmetmeye. Gençlik işte, insan kıymetini bilmiyor her zaman. En azından gittim, güzel insanlar  gördüm, anlamasam da dinledim. Buna da şükrediyorum.

Neyse, sadede gelelim, Lefkoşa’da da bir Karababa Tekkesi varmış. Duyup da ziyaret etmemek olur mu, olmaz dedim ve gittim.

........Kitaplarım........

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

© 2005 - 2017 İsmail Güleç