Denemelerim

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

721 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 56

Dün 144

Haftalık 200

Aylık 1887

Tüm Zamanlar 321994

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Ismail - İsmail Güleç
Çarşamba, 07 Ağustos 2019 07:47

Bu toplumun Suriyelileri hiç bitmeyecek

Malumunuz, son bir senede gittikçe artan dozda tartıştığımız konulardan biri Suriyeliler olarak isimlendirilen göçmen/sığınmacı/mülteci ve “geçici koruma” altındakiler meselesi. Sosyal medyada hiçbir sorumluluk almadan ‘sallama’nın verdiği dayanılmaz rahatlık ile boğazın dokuz boğum olduğunu düşünmeden ve hatırlamadan aklımıza gelenleri zihnimizden alelacele döküverdik klavyelere. Bugün, bizim söylediklerimizin onda biri, demedik laf bırakmadığımız ve bırakmayacağımız, üstelik beğenmediğimiz ve faşist bulduğumuz Batı ülkelerinde söylediğinde söyleyeni söylediğine pişman ederler. Batı’da söylenilmesine cesaret bile edilemeyecek, söyleyenin hapse girmesine yol açacak “iğrenç” ve nefret dolu ırkçı cümlelerle her türlü hakareti yapma hakkını kendimizde görerek hiç utanmadan ve sıkılmadan onları aşağıladık, aşağılıyoruz. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Salı, 06 Ağustos 2019 14:41

Seyyid Ali Sultan Türbesi ve Tekkesi

Bektaşiliğin doğduğu ve yayıldığı tekke desem sanırım yanlış bir şey söylemiş olmam. Otman Baba, Demir Baba, Akyazılı Sultan da var ama hiçbiri Rumeli’nin en önemli tekkesi Kızıl Deli Sultan Tekkesi kadar Bektaşillik içinde büyük rol oynanamış.

Tekkeye adını veren Seyyid Ali Sultan, nam-ı diğer Kızıl Deli Sultan adında bir veli, eren, gazi. Maalesef hayatı hakkında Velâyetnâmesi’nde dışında bir bilgimiz yok.

Seyyid Ali Sultan Horasan erenlerindendir. Seyyid olduğuna göre Horasan’a gelen ehl-i beyt ahfadından birinin soyundan olmalı. Seyyid Ali Sultan bir gece rüyasında Hz. Peygamber’i görür ve Peygamberimiz Balkanların fethi için Yıldırım Beyazıd’a yardım etmesini söyler. O da kırk arkadaşı ile birlikte yola çıkar. Bir rivayette Hacı Bektaş ile Kadıncık Ana’nın çocukları olduğu söylenir ancak tarihçiler Hacı Bektaş’ın hiç evlenmediğini kabul ederler.

16. asrın Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli dönemi olduğu herkes tarafından kabul edilen genel bir hüküm gibidir. Kanuni, Sokullu, Mimar Sinan ve Baki çağıdır aynı zamanda o asır ve övünülecek çok şeyi vardır. Biz bugün böyle düşünüyoruz ama o devirde yaşayanlar arasında böyle düşünmeyenler ve devleti yönetenleri uyaranlar da var. Bunu da farklı bir şekilde yapıyorlar. Bizim övgü olarak gördüğümüz kimi metinler aslında birer uyarıdır. Kendisine yazılan kişiye nasıl olması gerektiğini hatırlatır. 

Devamını okumak için tıklayınız.

Cuma, 02 Ağustos 2019 14:53

Gümülcine Köylerindeki Türbeler

Gümülcine’nin etrafındaki köylerde de bugün bir kısmı kaybolmuş bir kısmı duran türbeler bulunmakta. Köylerde olduğu için Yunan hükümet ve belediyesi yıkmak konusunda şehirdekiler kadar istekli ve ısrarlı olmamış. Gördüklerimi ve bulduklarımı sırayla anlatayım.

Demirbeyli Türbesi

Gümülcine’nin 15 km güney doğusunda bulunan Demirbeyli köyünün adı 1090/1680 yılına dair bir arşiv kaydında geçtiğine göre türbenin tarihi bundan daha eski olmalı.

Cuma, 02 Ağustos 2019 08:48

Gümülcine merkez türbe ve tekkeleri

Türkiye sınırının yaklaşık 100 km batısında, Bulgar sınırının 23 km güneyinde ve denizin de 40 km kuzeyinde bir ovada kurulmuş Yunanların Komotini, bizim Gümülcine dediğimiz kent. Batı Trakya Türklerinin dini ve kültürel merkezi olan bu kentte doğal olarak türbe ve tekke bakımından da oldukça zengin. 1371’de Evrenos Bey tarafından fethedilen Gümülcine 1912’de elimizden çıktı. 1344’te Aydınoğlu Umur Bey tarafından zaptedilir ama tekrar kaybedilir. Kaynaklara Gümülcine adı ilk defa bu dönemde geçer ve ondan sonra hep kullanılır.

Şehrin ismine dair bir takım rivayetler var. Evliya Çelebi’nin rivayetine göre Gümülcin adında bir Yahudi buraya gelmiş, çok beğenmiş ve bir kale inşa etmiş. Zamanla kalenin etrafı dolmuş ve insanlar Gümülcine demişler şehre. Bir başka rivayete göre bölgeye ilk yerleşenlerden Kömürcü Nine’nin adından geliyor. Bir başka rivayete göre Yunan hekimlerden Bilkos cüzzama yakalanan kızını Rumçine’yi buraya gönderir ve havası ve suyu iyi gelir, kız burada iyileşir. Derken burada insanlar çoğalır ve şehir kurulur. Rumçine adını verirler bu şehre. Türkler de bu ismi Gümülcine olarak telaffuz ederler. Ben şehrin eski adı Koumoutsina’dan geldiğini ve Türklerin telaffuzu ile Gümülcine’ye döndüğü rivayetini daha makul buluyorum.

İskeçe’nin etrafındaki yakın köylere ova köyleri denildiğini ben İskeçe’ye gelince öğrendim. Öğrenince tasnifi de ona göre yaptım. Kırklar Tekkesi ile başlayalım anlatmaya.

Kırklar Tekkesi

Kırklar Tekkesi adını yanına kurulduğu nehirden alıyor, diğer Yeniceler ile karışmasın diye buraya Yenice-i Karasu demişler. Bir zamanlar İskeçe’den daha büyük ve merkez iken zamanla İskeçe’ye bağlı bir köy haline gelmiş. Bazı yerlerin böyle kaderleri oluyor. Bir deprem, bir yangın, bir doğal afet her şeyi değiştirebiliyor. Yenice’nin de kaderi değişmiş.

Yenice’de İskeçe’de olmayan abidevi eserler var. Vezir Mustafa Paşa camii ve Defterdar Ahmet Paşa külliyesi gibi eserler İskeçe’de yok. Evliya Çelebi Yenice’den bahsederken İskeçe’den hiç bahsetmez mesela. Kaynaklarda Hasan Baba, Mahsun Baba, Mercan Ana, Müsellem Baba, Öksüz Baba, Taybe Sultan, Ali Baba ve Ahmet oğlu Ahmet Baba türbelerinin adının olması boşuna değil. Ama gittiğimizde elimizdeki listeden sadece Kırklar tekkesini bulabildik.

İskeçe Balkanlardan denize kadar uzanan, hem denizi hem de dağı olan harika bir yer. İskeçe, dağın bitip ovanın başladığı yerde olduğu için köyleri  Balkan köyleri ve ova köyleri olarak tarif ediyorlar. Balkan köyleri ile başlayalım biz de.

Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe

İskeçe’nin dağ kolunda bulunan köylerden biri Şahin. Bu sokaklarından bir arabanın zor geçtiği ve herkesin motor kullandığı köy adını Lala Şahin Paşa’dan alıyormuş. 1375’lerde kuruluyor köy, oldukça eski. Bu güzel köyde iki türbe var. Biri köyün içindeki camiin içinde, evet içinde yanlış okumadınız. Diğeri de camiin tam karşısındaki tepede. Bir rivayete göre ikisi de makam türbesi.

Bölgede daha önce hiçbir yerde görmediğim bir şey türbenin camiin içinde olması. Girişte, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte. Muhtemelen cami yeniden inşa edilirken ve genişletilirken içeride kalmış olmalı. Camii de türbenin olduğu yere inşa etmişler zaten ilk yapıldığında. Türbenin duvara gelen taraflarında çini ile kaplanmış ve İstanbul Karaca Ahmet dergahından alınma şu ibare kuşak yazısı olarak dönülmüş: Hüve’l-Hayyü’l-Baki Menba-ı feyz-i Hüda mazhar-ı nûr-ı Hüda kutbü’l-arifîn Karaca Ahmed hazretlerinin dergah-ı muallâsıdır. 1350. Ketebehü Abdülkadir. Belli ki burası için yazdırılmış bu yazı. Aynı yazı bir mermer kitabe olarak da yazılmış ve sandukanın baş tarafında duvara dayalı bir şekilde duruyordu.

Cumartesi, 27 Temmuz 2019 07:57

İki güzel bina ile üniversite olmuyor

Üniversitelerle ilgili peşpeşe birkaç yazı yazdığım için olsa gerek gündemi pek meşgul etmeyen bir haber dikkatimi çekti.

Haber şu:

BİLKENT Üniversitesi, dünyada önde gelen bin üniversitenin bilimsel araştırma performanslarını değerlendiren Leiden Üniversitesi'nce yapılan sıralamanın 'halka açık makale oranı' kategorisinde dünya birincisi oldu. Yükseköğretim Kurumu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç ise sosyal medya hesabından Bilkent Üniversitesi’ni tebrik etti.

Haberde üniversite ismi geçmeseydi, aklıma gelen üç üniversiteden biri Bilkent olurdu benim. Neden mi? Anlatayım.

Devamını okumak için tıklayınız.

İskeçe’nin doğusundaki aşağı mahallelede Christou Kopsida 34’te bugün küçük bir kısmı kalmış bir Bektaşi tekkesi var. Gittiğimizde kapalı olduğu için içine giremediğimiz cadde ile sokağın köşesindeki kuçkuç tekkesi de denilen Hasip Baba tekkesi beyaz badanalı, kiremitli, orta büyüklükte kagir bir yapı. Önünde de dört mezar olan avlusu var. Belli ki büyük bir kısmı yola ve çevresindeki evlere gitmiş.

Tekke meşhur 1826 Vaka-ı Hayriye’den sonra tahrip edilir ve boşaltılır. Bu baskı uzun sürmez ve yirmi yıl içinde baskı gevşer, bir müddet sonra da Bektaşiler üzerindeki takibat kalkınca tekke yeniden faal olur. O dönemlerde postta Kesriyeli Hafız Kemalî Baba oturmaktadır. Hafız Baba’nın vefatının ardından yerine Limnili İbrahim Baba gönderilir. İbrahim Baba dergahın halini görünce üzülür ve İstanbul’dan, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan yardım ister. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba bu iş için o zamanlar 86 yaşında olan Sütlüce Caferâbad dergâhı postnişini Hacı Hasib Baba’yı görevlendirir ve gönderirken de tamirat için bir tarih düşürür. Bu dörtlük kitabe olarak hâlen dergahın girişinde kapının üstünde asılır. Bir kısı boyanmış kitabe şöyle:

Çarşamba, 24 Temmuz 2019 09:25

Kuzey Yunanistan'ın incisi: Selanik

Türkler arasında Selanik ismini duyup da heyecanlanmayan var mıdır acaba? Jön Türk hareketinin beşiği, İttihad ve Terakki’nin kurulduğu, Gazi Mustafa Kemal’in doğduğu, Türklerin “İstanbul’un bir parçası”, Yahudilerin “şehirlerin anası” dedikleri Kuzey Yunanistan’ın en önemli şehri. Osmanlılar döneminde çok dilli ve çok kültürlü kozmopolit bir şehir iken günümüzde bu özelliğinden eser kalmayan bu güzel şehirden 1912 yılında çekildik. Bizim ardımızdan iki dünya savaşı iki deprem geçiren şehir bayağı değişmiş.

Selanik 1387 baharında Çandarlı Hayrettin Paşa ve Gazi Evrenos Bey tarafından fethedildi. Her yerde olduğu gibi Selanik’te de Türkler Rumlara çok iyi davrandı ancak Ankara Savaşı’ndan sonra Bizans’a geçen Selanik, tekrar Türk hakimiyetine geçmek için 1430 yılını bekleyecekti. Bizans’ın Venediklilere sattığı şehri zorlu bir muhasaradan sonra alan II. Murad Venediklilerden kaçan Rumları geri çağırdı, mallarını iade etti ve yüzyıllarca sürecek Türk barışı şehre hakim oldu. Hatta papazların Türklere gizli geçitleri göstererek şehrin alınmasında yardımcı olduğu ve bu yüzden manastıra imtiyazlar verildiği rivayet edilir. İspanya’dan kaçan Yahudilerin bir bölümü de Selanik’e yerleştirilince şehrin ticaretinin yanı sıra ilim ve kültür faaliyetlerini geliştirdiler ve Osmanlı coğrafyasında ilk matbaayı burada kurdular. Sebatay Sevi’nin de burada yetiştiğini hatırlatmama gerek var mı?

........Kitaplarım........

 

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2019 İsmail Güleç