Denemelerim

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

126 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 38

Dün 100

Haftalık 329

Aylık 2846

Tüm Zamanlar 264814

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Ismail - İsmail Güleç

Tuncer Bağışkan; Kıbrıs tarihi, kültürü ve mimarisi üzerine yaptığı yayınlarla bilinen Kıbrıslı bir araştırmacıdır. Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü mezunu olan Bağışkan, Kıbrıs’ta Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü’nde uzun yıllar uzman olarak çalışmış, görevi esnasında da Kıbrıs’ı gezerek yörenin tarihî ve kültürel mekanları ile ilgili olarak muhtelif dergilerde yazılar yazmış ve halen de yazmaya devam etmektedir.

Tuncer Bağışkan’ın en önemli eseri Kuzey Kıbrıs Müze Dostları Derneği tarafından 2005 yılında Lefkoşa’da yayınlanan Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri’dir. Kıbrıs tarihi ve kültürü ile ilgili çalışma yapıp bu kitabı görmeyen ve kullanmayan araştırmacı yoktur desek abartmış sayılmayız. Biz de çalışmalarımızda bu eserden yararlanmış, hatta birinin önsözünde kendisine teşekkür etmiş idik. Eserden yararlanırken basit bir okuma ile fark ettiğimiz kimi yanlışları, hatasız çalışma olmaz düşüncesiyle hoşgörmüşken Hala Sultan ile ilgili iki eser üzerinde çalışırken yoğun bir şekilde okuma ve inceleme fırsatı bulunca yapılan hataların hoşgörü sınırlarının çok ötesinde olduğunu görme fırsatı buldum. Hele bizim de güvenerek aldığımız ve Destebend-i Reyhân isimli eseri neşrederken başvurduğumuz bir bilgiye biraz daha dikkatli bakınca, söz konusu araştırmanın en azından ilgili bölümünün bazı tutarsızlıklar taşıdığını görmemiz ve kitabın hem üslûp hem de kaynakların kullanımı itibariyle ciddi problemler taşıdığını fark etmemiz fazla vakit almadı. Ayrıca buradaki bilgilerin kimi ciddi ilim adamlarının eserlerinde doğru bilgi imiş gibi kullanıldığını da görünce konuya dikkat çekmek benim için bir görev halini almaya başladı.

Üstâd-ı ekremim, efendim,

Kitabınızı okudum. Uykum gelmese ilk gece bitirirdim. Elimden bırakamadan, içtikçe içesimiz gelen bir suyu içer gibi okudum kitabınızı. Üslubu, Türkçesinin güzelliği ve zenginliği, akıcılığı, şiirlerde görmeye alışkın olduğumuz benzetmeleriyle gençlere ve yazar adaylarına tavsiye edilebilecek düzeyde edebi bir metin örneği. Elinize, kaleminize, gönlünüze sağlık.

Her şeyden önce söylemeliyim, kitabınızdan çok şey öğrendim. Çocukluk, gençlik ve üniversite yıllarında okuduğunuz kitaplardan yola çıkarak o yılların bir kritiğini yapıyorsunuz. Kimseyi kırmadan, incitmeden, dökmeden eleştiriyorsunuz. Hem kendinizi hem hocalarınızı hem de bir parçası olduğunuz cemiyetinizi. Yargılamadan, mahkûm etmeden, bir çocuk gibi  başka hesaplar gözetmeden sadece doğruları söyleyerek, tevbe ve dua arasında bir duygu ile yapılan naif ve samimi eleştiri. Bugün hem bu dile hem de böyle eleştirilere o kadar ihtiyacımız var ki.

Eski ismi Kazafana olan Ozanköy, Girne’nin 5 km doğusunda yol üzerinde şirin ve güzel bir köy. 1974 yılına kadar Rumlarla Türklerin birlikte yaşadığı bir köy olan Ozanköy'ün nüfusu yaklaşık 3.800 ama yazları bu nüfus on bini aşıyor.

Ozanköy’ün küçük bir camii var. Minaresi, çatısı, pencereleri, kapısı, avlusu, avlusundaki mezarları ile görülesi bir yer. Kıbrıs’a has mimari özelliklerin hepsini görebileceğiniz camii avlusunda camiin girişinin iki yanında adeta bir bekçi gibi bekleyen iki mezar var. Sağ tarafta küçük ve sevimli, sade mezar taşlı olanı Altunizade İsmail Ağa’ya, sol tarafta olan ise Mesut Efendi’ye ait. Özellikle Mesut Efendi’nin mezar taşı benzerlerini Eyüp Mezarlığında görebileceğimiz kadar güzel. Hem Altunizade hem İsmail’i görünce dikkatimi çeken mezarın taşları ise sade. Cami avlusunda olduğu için olsa gerek dikemedikleri serviyi ayak tarafındaki taşın üzerine çizmişler. Eğer yanlış değilse gördüğüm bir kaynakta bu iki mezarın baba-oğula ait olduğu yazılı idi. Baba Altunizade İsmail Ağa ve oğlu Mesut Efendi. Zengin bir aile imişler ve çevreye yaptıkları yardımlarla bilinirlermiş. Hem hayırsever olup hem de mezarları camiin hemen girişinde olması camiin yeniden yapanların veya tamir ettirenlerin bu aile olduğunun kuvvetli bir işareti olsa gerek.

Cuma, 16 Mart 2018 07:09

Ağırdağ’ın Sakallı Dede’si

Ağırdağ Girne’ye bağlı Girne Boğazı'nın yaklaşık 1.5 km batısında, dağın ova tarafına bakan eteklerinde kurulmuş 400 civarında nüfusu bulunan bir Türk köyü. Bu köyde de Sakallı Dede adında bir şehida var.

Sakallı Dede, köyün içinde, daracık bir sokak ortasında uzaktan bakıldığında bir fırını andıran küçük bir kümbet. Yanıbaşındaki ev ile arasında bir metre var, yok. Sokak ortasında olduğu için araba geçişlerine mâni oluyor. Anladığım kadarı ile köylüler arasında eskisi kadar değer verilmiyor. Muhtemelen bir sonraki sokak düzenlemesinde gider. Zaten bu haliyle de ne olduğu pek anlaşılmıyor.

Arapça bir darbımesel var: Vafaka şenn. Şenn küçük su kırbası anlamına geliyor. Aynı zamanda erkek ismi olarak da kullanılıyor. Tabağın bir çok anlamı var. Burada kullanılan anlamı kapak anlamında. Kap kapağını bulmuş diye çevirebiliriz. Türkçede tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş diyoruz biz.

Darbımesel her ne kadar Arapça olsa da biz de kullanmışız.

Alıcak hükm-i kifâetle arûs-ı dehri
Tâk-ı gerdûna yazıldı mesel-i vâfaka Şenn
(Nedim)

(Zaman gelini ile evlenmeye layık olduğu hükmü felek takına Vafaka Şenn darbımeseli gibi yazıldı. )

Beytindeki gibi şiirlerde geçtiği gibi;

Cinci lakabıyla şöhret olan Hüseyin Efendi, Karaçelebizade Mahmud Efendi’ye damad olunca vâfaka şenne tabaka meselinin mazmûnu zuhûr etdi. (Naima Tarihinden)

 birçok mensur eserde de geçer.

Peşpeşe sayılabilecek bir zaman diliminde önce Buğday, ardından da Labirent’i seyredince sanki aynı filmin iki farklı versiyonunu seyretmiş gibi oldum. Buğday hakkındaki görüşlerimi daha önceden yazmıştım. Labirent’i de seyredince gördüğüm benzerlikleri sizlerle paylaşmak istedim.

Buğday, malum Semih Kaplanoğlu’nun dünyanın büyük sorunları içinde debelenen insana kurtulmasının ancak kendini bulmasıyla mümkün olduğunu gösteren filmi.  İki temel sorun üzerine inşa etmiş filmini Kaplanoğlu. Çevre ve insan, acaba mikro kozmos ve makro kozmoz mu demeliyim! Acaba bu iki sorun  birbirinden ayrılabilir mi? Ayrıntıları daha önce yazdığım için burada girmeyeceğim. Dolayısıyla bu yazıyı okuyacaklara ilkini okumalarını da tavsiye ederim.

Pazar, 04 Şubat 2018 15:11

Nefes olmadan buğday da olmaz

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini çok istememe rağmen ikinci haftanın sonunda vizyondan kaldırıldığı için seyredememiştim. Nihayet seyredebildim. Peşinen söyleyeyim, seyretmeseydim benim için eksiklik olurdu, bu bir. Filmi çok değerli bir deneme olarak gördüm ve genel olarak beğendim, bu da iki.

Semih Kaplanoğlu’nun bu filmi hakkında günlerce konuşulabilir, kitap yazılabilir, tezler hazırlanabilir. Muhteva bu kadar zengin olunca hakkında çok yazılıp çizilmesi de normal. Ben de tekrara düşmeden yazmaya çalışacağım.

Galasının Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılması tartışmaları farklı bir mecraya taşısa da zamanla normalleşti ve film üzerine yoğunlaştı. Filmim distopik olup olmaması, Tarkovski sinemasına öykünmesi, filmdeki göndermeler, modern insanın bunalımına önerdiği çözüm bakımından medyada epeyce tartışıldı. Eleştirileri ikiye ayırmak mümkün. Biri film  üzerine, diğeri ise Semih Kaplanoğlu’nun filmde sunduğu reçete üzerine. Eleştirmenler durdukları yere, temellük ettikleri politik ve ideolojik görüşlere göre beğeniyorlar veya eleştiriyorlar. Film hakkında genel kanaat Semih Kaplanoğlu ile aynı dünya görüşüne sahip olmayan eleştirmenler arasında bile başarılı olduğu yönünde. 

Çarşamba, 31 Ocak 2018 21:35

Şol yel esip geçmiş gibi

Yunus’u bilmeyenimiz yoktur. Sevmeyenimiz de yoktur. O bizim Yunus’tur. Onun sözleri asırlardan beri bizim dilimizi süsler, zenginleştirir ve onun sözlerini çığırırız. İlahi deyince akla hemen onun adı gelir. Nerede güzel bir ilahi duysak ona yakıştırırız. Güzellik onun şiirlerinin diğer adıdır.

Yunus, insana dair ne varsa hepsini terennüm etmiştir, dile getirmiştir, kağıda dökmüştür. O yüzden insana dair ne ararsanız onun şiirlerinde bulursunuz. Şefkat, hasret, özlem, sabır, acı, keder, sevinç. Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Çünkü o kamildir ve insana ait her türlü hissiyatı bilir ve anlatır. Hissiyatı bildiği gibi insan tiplerini de bilir. O, fakiri de bilir, zengini de. Yaşlıyı da bilir genci de. Mutluyu da bilir bahtsızı da. Sarhoşu da bilir, zahidi de. Mütekebbiri de bilir, mütevaziyi de. Kıskananı da bilir, kıskanılanı da. Dini de bilir, tarikatı da. Hocayı da bilir talebeyi de. Dervişi de biliri şeyhi de. Kulu da bilir, sultanı da. Dervişliğin başını da bilir sonunu da. Çünkü o kamil bir mürşiddir. O gerçek tasavvuf konusunda söylenmesi gereken ne varsa hepsini söylemiştir. Onun kadar tevhide ve irfana dair söz söyleyen yoktur. Onun söylemeyip kendisinden sonra gelenlerin söylediği yeni hiçbir şey de yoktur.

Bursevî onun son zamanlarda yetişen mutasavvıfların sonuncusu olduğunu söylerken çok haklıdır. Ondan sonra birçok kamil mürşit gelmesine rağmen onun gibisi gelmedi. Herkesin ve her kesimin sevdiği bir başkası yok neredeyse ondan sonra.

Malum, Cumhurbaşkanımız geçen Cuma günü (12 Ocak 2018) Marmara Üniversitesi’nin 135. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada yardımcı doçentlik ve doçentlik ile ilgili düzenleme yapılacağını söyledi. Ardından YÖK yapılacak değişiklikler hakkında bilgi veren bir açıklama ile yardımcı doçentliğin kaldırılacağını, mevcut yardımcı doçentlerin doktor öğretim üyesi kadrosuna geçirileceğini ve öğretim üyesi statüsünde olacaklarını ve o statünün de yardımcı doçentlik gibi geçici kadro olacağını açıkladı.

Doçentlik için ise dil sınavı ve sözlü sınavın kaldırıldığını, dil barajı ile diğer şartların üniversitelere bırakıldığı açıklandı. Aday isterse mülakatı ÜAK’tan da alabilecek. İşlem ve hukuk açısından bir fark olmayacak yapılan açıklamadan anlaşıldığı kadarı ile. Yine derse girecekler, sözleşmeli olacaklar, öğretim üyesi sayılacaklar. Tez yönetme ve lisansüstü ders verme konusu biraz muğlak. Sanırım zamanla o konu da vuzuha kavuşur.

Yapılan değişikliklerin yardımcı doçentleri hayal kırıklığına uğratma ihtimali olduğunu, kimilerinin bu durumu tenzil-i rütbe olarak değerlendirmeleri mümkün. İçlerinde doğrudan doçent kadrosuna atanacaklarını düşünenler, bunu teklif edenler olmuştu. Ayrıca yardımcı da olsa doçent ünvanını kullanmaktan hoşlananlar da vardı. Sanırım böyle düşünen arkadaşlarımız alınan bu kararlardan pek memnun kalmayacaklar. Bu tür bir değişikliğin özellikle yardımcı doçentleri ve doktorasını yeni bitirenleri pek tatmin etmeyeceğini ve kısa bir süre sonra eski statüyü ister duruma gelirlerse şaşırmayacağım.

Malum, kimi hocaefendiler televizyonlarda, radyolarda günde şu kadar şu duayı edersen şöyle olur, şunları yaparsan böyle olur, türünden kurdukları cümlelerle kendilerini dinleyenlere vaaz u nasihatte bulunuyorlar. Bir kısım ilahiyat hocaları da çıkıp bunları eleştiriyorlar, anlattıkları şeylerin doğru olmadığını hatta dinde yeri olmadığını söyleyerek eleştiriyorlar. Bu sefer karşı taraf da onlara ahir zaman uleması diyerek eleştiriyor. Bir kesime de eğlence çıkıyor tabi ki. Tarafları kızıştırdıktan sonra ellerinde patlamış mısır, atışmaları ve çatışmaları komedi filmi seyreder gibi gülerek  seyrediyorlar.

Bu tartışmaların bir faydası olur mu, bir hakikat çıkar mı diye düşünmeyin, ne faydası olur, ne de bir hakikat çıkar. Laf kıtlığında asma budamaktan başka bir şey değil konuşulunlar, boş lakırdı.

Peki Allah için ibadet nasıl olmalı?

Söylemesi çok basit: Aşkla ve şevkle. Can u gönülden istemekle ve samimi amelle. Ne demek istediğimi iki örnekle açıklayayım.

Yaşını başını almış bir ihtiyar evin damında namaz kılarmış. Derken sevgilisini görmek için dama çıkan bir genç ihtiyarın önünden geçmiş. Adam çok kızmış ve gence dönerek çıkışmış:

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç