Denemelerim

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

114 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 6

Dün 41

Haftalık 153

Aylık 1282

Tüm Zamanlar 269721

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Ismail - İsmail Güleç
Cuma, 20 Temmuz 2018 10:38

Sinan Köyü (Pomen) Erenleri

Eski adıyla Sinan, yeni adıyla Pomen Köyü Rusçuk’a bağlı az da olsa Bulgarların da olduğu bir Türk köyü. Razgrad’a daha yakın olmasına rağmen biz daha önce hazırladığımız güzergaha uygun olarak Silistre üzerinden gittik

Sinan (Pomen) köyü erenleri: Masul Baba, Sinan Baba, Veli Baba

Buraya gelirken baktığımız kaynaklarda üç türbeden bahsediliyordu. Mustafa, Sinan ve Hızır Babalar. Burada ise sadece Sinan Baba türbesi vardı. Diğer ikisi farklı idi. Masul ve Veli Baba. Muhtemelen isimler farklı kaydedildi ve karıştırıldı. Çünkü bölgede bu isimlerde çok sayıda baba türbesi var. Bize mihmandarlık yapan teyze de üçü dışında başka türbe olmadığını ısrarla söyleyince ben karıştırılma ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu düşündüm.

Yağmurlu bir günde ve ikindi vakti vardığımız köyde, daha önce birçok köyde gördüğümüz gibi evlerin bahçe duvarlarının önündeki banklarda oturanlar vardı. Köylüler vakti gelince, işlerini bitirince kapılarının önüne çıkıyor, bu banklara oturuyor ve artık o gün gündemlerinde ne varsa onu konuşuyorlar. Gelirken de yanlarında yiyeceklerini ve içeceklerini de getiriyorlar. Genellikle kahve içtiklerini gördüm.

Perşembe, 19 Temmuz 2018 07:48

Niğbolu'da bir eren: Ali Koç Baba

Osmanlılar döneminde önemli bir merkez olan Niğbolu Tuna kıyısında güzel, küçük ve şirin bir şehir.  Şehre tepelerin arasından kıvrılarak inen bir yolla giriliyor. Nüfusun büyük bir kısmı Türk. Tuna’ya hâkim tepelerde kurulmuş mahalleler tam da Türklere mahsus yerleşme biçiminde.

Türbesini ziyaret etmek ve görmek için geldiğimiz Ali Koç Baba da böyle bir tepe üzerinde. Tekke Deresi adında bir derenin üzerine yapılan köprüden geçip kıvrılarak çıkılan çok fazla yüksek olmayan bir tepenin üzerinde. Tepeler arasında kıvrılan yollardan geçerek geldiğimiz Niğbolu’nun girişinin sağında kalıyor ve bir köprüden geçilerek gidiliyor Ali Koç Baba Türbesine.

Burası, eskiden mezarlıkmış ve bir zaviye varmış. Niğboluların himmetiyle yapılan ve yenilenen türbenin hizmetlerini Gürsel Hoca yapıyor, bakımını yapıyor ve ziyaretçilerle ilgileniyor. Gürsel Hoca bu işe gönül vermiş ve büyük bir zevkle yapıyor bu işi. Biz ilk gittiğimizde kapı kapalıydı ve içeri girememiştik. Karşı tepelerdeki evinden bizi görmüş ve tam biz ayrılmak üzere iken gelip kapıyı açarak bize ziyaret etme imkânı verdi.

Pazar, 15 Temmuz 2018 14:08

Sofyalı Bâlî Efendi ve Türbesi

En kolay bulduğumuz türbelerden biri Bâlî Efendi türbesi idi. Navigasyona yazdık ve elimizle koymuş gibi bulduk. Ancak Bâlî Efendi olarak yazarsanız bulamazsınız, Hram Sveti Prorok İliya yazacaksınız. Çünkü kiliseyi türbenin bahçesine inşa etmişler.  Ve türbe yoldan görünmüyor. Kiliseye gider gibi bahçesine gireceksiniz, sağa dönüp kilisenin yanından arka tarafa geçeceksiniz, solda sevimli öksüz ve yetim bir çocuk gibi yalnız duran türbeyi sizi bekliyormuş gibi görürsünüz.

Türbenin bulunduğu semtin adı olan Salahiye’nin ilginç bir öyküsü var. Salahiye denmesinin nedeni bir rivayete göre bölgeye bir camii inşa ettiren Kadı Yusuf Salahaddin’den geliyormuş. Bâlî Efendi’nin türbesinin ardından burası Bali Efendi olarak bilinmeye başlamış. Bulgarlar başa geçince de ismi Bulgarlaştırmışlar, Balcı Köy manasına Medeno Selo adını vermişler. Derken Bulgarların başına geçen Alman prens, Vitoş dağının eteklerindeki bu köyü çok beğenmiş ve adı bu sefer Kralın Mekanı anlamında Kniajevo olmuş. O günden beri de bu isimle anılıyor.

Bâlî Efendi kimdir?

Cumartesi, 14 Temmuz 2018 12:19

Enihan Baba (Yenihan Baba) Türbesi

Enihan Baba veya İnihan Baba Türbesi Paşmaklı (Smolyan) şehrinde Davidkovo köyü sınırları içinde, kuzeyden gelen yol üzerinde, köye gelmeden on üç-dört kilometre önce, yolun sağında simetrik bir şekilde tek parça halinde yapılmış yan yana sıralanan beşli çeşmenin arkasındaki tepenin üzerinde yer alıyor. Dikkat edilmezse ve önceden bilinmezse bulunacak gibi değil, çünkü girişinde ne bir işaret ne de bir tabela var. Köye kadar gidip sorup geri dönmek zorunda kaldık. Oysa burası bölgenin en sık ziyaret edilen ve en meşhur yerlerinden biri. Türbenin civarında herhangi bir tabelanın bulunmaması ilginç.

Zar zor bulduğumuz türbeye giden yolun olduğu meydana girdiğimizde araba parkı, parkın hemen batı tarafında üzeri çatılı, önü açık, içi masa ve sandalye ile dolu adaklar ve kutlamalar için verilen yemeklerin yenildiği uzunca bir sundurma karşıladı bizi. Ortada da koca bir meydan tabi. Gittiğimizde arabalar ile gelen birkaç aile kurban kesmiş, mangalı yakmış, yemek için hazırlık yapıyorlardı. Türbe ise buradan görülmüyor. Çünkü tepenin zirvesinde ve onu görmek için tam 604 basamaklı bir merdivenden çıkmak gerekiyor.

 

Geçtiğimiz ay, dört kişilik bir ekiple Bulgaristan’a bir haftalık bir seyahat gerçekleştirdik. Hayatımdaki en zevkli ve eğlenceli yolculuklardan biri olan bu seyahatte Kırcaali, Orta Rodoplar, Filibe, Bulgaristan’ın kuzey doğusundan kuzey batısına kadar gittikten sonra Sofya üzerinden Türkiye’ye döndük. Sabah sekiz gibi otelden çıkıyor, hava karardıktan sonra dokuz gibi otele giriyorduk. Ben 3000 km yol yapmışız altı günde diyeyim, gerisini siz anlayın.

Durduk yerde sadece gezmek için gitmedik tabi ki Bulgaristan’a. Dağ taş demeden köye kasabaya bakmadan dolaşmamızın nedeni, kitaplarda tespit ettiğimiz türbeleri, tekkeleri görmek ve ziyaret etmek idi. Aldığım notları inşallah bir kitap haline getireceğim. Çektiğimiz fotoğraflarla süsleyeceğimiz kitap inşallah yayınlandığında daha geniş bilgileri paylaşmış olacağız. O yüzden ben genel olarak edindiğim intibaı sizlerle paylaşmak için bu satırları karalıyorum. (Klavyeliyorum mu deseydim acaba!)

Hemen ilk başta söyleyeyim, türbelerin durumu pek iç açıcı değil maalesef. Birkaçı istisna, hepsi harap ve bakımsız bir haldeler. Bir kısmının türbelik durumu kalmamış, bir kısmının içi başka bir şeye dönüşmüş, bir kısmı da tüm olumsuz şartlara rağmen hâlâ ayakta durmaya çalışıyor.

Birçoğunuz gibi ben de güne birkaç gazeteye de hızlıca göz atarak ve beğendiğim birkaç köşe yazarını okuyarak başlarım. Mutadım olduğu üzere bu sabah da gazeteleri karıştırırken gözüme bir haber ilişti. Haber, Muharrem İnce’nin Sezai Karakoç’un uzunca bir şiirinden okuduğu bir mısra üzerine yaptığı açıklama ile ilgili:

"Böyle bir din yok arkadaşlar. Göster bakayım kararı, nasıl bir karar bu? Yani Allah'tan karar varmış, öyle söylüyor. Yalana bak. Göklerden gelen bir karar varmış; mail mi geldi, Facebook'tan mı, Twitter'dan mı, nereden geldi?"

Siyasi tartışmaların bir parçası olmak istemediğimi bu sayfayı takip edenler gayet iyi bilir. Ancak söz konusu şiir ve onunla ilgili birtakım görüşler olunca dayanamadım ve bir şeyler karaladım. Çünkü şiir siyaset ve politika için harcanmayacak kadar değerli bir şeydir. 

Muharrem İnce’nin sadece Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek için üzerinde yeterince düşünmeden ve anlamadan  tenkit ettiğini düşündüğüm dizeler Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine başlıklı uzun şiirinin dördüncü bendinde veya bölümünde. Son birkaç yıldan beri Recep Tayyip Erdoğan'ın mitinglerde ve bazı konuşmalarında okuması üzerine meşhur oldu. Özellikle  “Göklerden gelen bir karar vardır” dizesi çok söylenir oldu ve günlük hayatta da bir atasözü gibi yeri geldikçe dile getirilmeye başlandı. Dize zaman içinde şiiri ve şairi aştı, bambaşka anlamlara büründü. İnsanlar dara düştüklerinde Allah’tan başka sığınacağı bir yer kalmadığında tevekkül ve sabır ifadesi olarak bu cümleyi kullanılır oldu.

Şiirin tartışmaya konu olan dizenin yer aldığı bölümü hatırlatmak isterim:

Perşembe, 07 Haziran 2018 23:51

Bizden evvelkiler nasıl mektup yazardı?

Ahfâdı olduğumuz Osmanlılar dünyanın en düzenli ve kurallı devleti idi, dense itiraz edecek ilim adamının çıkacağını sanmıyorum. Dünyanın en düzenli ve zengin arşivine sahip olmaları onların devlet işlerini ve işleyişini adeta bir kanaviçe gibi ördüklerini gösteriyor.

Bu düzenli ve kurallı yapıyı öğrenmek için kaynaklara baktığımızda şaşkınlığımız ve hayranlığımız giderek artıyor. Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili: Diplomatik. (İstanbul: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, 1994) isimli eserinde bürokrasinin yazışmaları ve kurallarını görebiliyoruz. Peki devletin yazışmaları böyle ise halkın yazışmaları nasıldı? Onların yazışmaları da böyle kurallara bağlı mıydı?

Evet, onların bağlı olduğu kurallar vardı ama kuralları belirleyen toplumun bedi zevki idi. Vatandaşların yazışmalarında kolaylık ve alışkanlık sağlamak için kaleme alınan mektup, tebrik, tâziye, dilekçe gibi yazı örneklerinin yer aldığı inşa veya münşeat mecmuaları bize toplumun bedi zevkinin nasıl olduğunu gösterir.

İslâm coğrafyasında tanınmış şahsiyetlerin mezar anıtları türbeden başka “kümbet, makam, meşhed, buk‘a, darîh, kubbe, ravza” gibi adlarla da anılmıştır. Bu adlandırmalar genellikle yapının ait olduğu kişinin makam ve mevkii, mensup olduğu sosyal, dinî ve siyasî zümre, ayrıca yapının mimari özelliğini yansıtmakla birlikte birbirinin yerine de kullanılmıştır. Kıbrıs’ta daha çok türbe kullanılmıştır. Günümüzde sıradan insanlar için verilen gazete ilanlarında bile mezar için türbe tabiri kullanılmaktadır.

İnsanın fıtratında olan ve ilkel kavimlerden günümüze kadar her toplumda görülen doğaya saygı duyma ve bazı nesneleri kutsallaştırma özelliği din ile birlikte dince ulu kişilere yönelmiş ve özellikle şehitlik ve erenlik makamı üzerinde temerküz etmiş ve şehitler devam ettikçe de sürmüştür.

Yatırların ve türbelerin birtakım özellikleri vardır. Bunlardan biri insanların bulundukları yerlerde güvenli bir şekilde yaşamalarını sağlamalarıdır. Çünkü bölgede oturan insanlar başlarına bir şey geldiğinde veya birileri saldıracak olduğunda orada bulunan azizin veya ermişin onları savunacağına inanırlar.

Bunun yanında insanlar zaman zaman kendilerini çaresiz ve zayıf hissedip sığınacak bir liman, tutunacak bir dal ararlar. Böyle durumlarda akla gelen ilk yerler türbelerdir. Normal zamanlarda ise Tanrı’ya ulaşmak için bir aracı olarak düşünülür bu şehidalar. Kutsal kabul edilen mekanlarda edilen duaların kabul edileceğine inanılır.

Pazartesi, 04 Haziran 2018 15:32

Ahlat Ağacı: Beyaz perdeye yazılan kitap

Aylardan ramazan günlerden de pazar olunca insanın yapacağı işler sınırlı oluyor doğal olarak. Ne yapacağımı düşünürken gördüğüm bir haber üzerine kalktım, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun bir aradan sonra çektiği filmi izlemeye gittim. İzlenimlerimi de sizinle paylaşmaya karar verince de günü tamamlamış olduk.

Önce şunu belirtmeliyim. Biliyorum, bu tür yazılarda önce film özetlenir, ouncular ve rolleri hakkında bilgi verilir  ve olaylara geçilir. Kısa bir araştırma ile yazacaklarımdan çok daha fazlasını bulacağınız için o bahislere girmeyip filmde dikkatimi çeken hususları sizinle paylaşacağım.

Film çok uzun. 11’de başladı ve 14.15’te bitti. Üstelik aksiyon sahneleri de yok, hareketler durağan, konuşmalar bol ve uzun, neredeyse hiç  müzik yok. Böyle anlatınca siz filmi seyrederken sıkılıp çıktığımı düşünebilirsiniz. Öyle yapanlar olmuş. Ama benim filmi yarıda bırakıp çıkasım hiç gelmediği gibi canım da sıkılmadı. Keşke dedim, bazı sahnelerdeki duyguyu aktarırken müziğin büyülü gücünden de yararlansaydı. Filmi izlerken zaman zaman yoran bir çekim tekniği kullanılmış. Kahraman sabitken çevre hareketli gibi algılanıyor. Başım dönüyormuş gibi hissettim ve o şekilde çekilen sahneler gözlerimi yordu.

Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde edebi sanatlarla ilgili dersleri genellikle Eski Türk Edebiyatı kürsüsü hocaları verir ve bu iş adeta onların işi görülür. Bir yönüyle makul ve haklı bir durum. Ancak eksik. Bir yerde şiir varsa orada mutlaka edebi sanatlar vardır. Şiir dediğimiz şey bir şeyi bir şeye benzetmekten başka bir şey değil. Şairler içinde bulundukları halleri ifade ederken rastgele kelimeler seçmezler. Aralarında ses ve anlam ilişkisi olan kelimeleri arar, bulur ve kullanırlar. Bunlar da cümleleri dizelere dönüştürür.

Yeni şiirde edebi sanatların üzerinde pek durulmaz ve açıklamalarda ondan yararlanılmaz. Oysa yeni şiirler de en az Divan şiiri kadar zengin malzeme içerir. Ne demek istediğimi söz oyunlarından arınmış yalın bir dili olduğu söylenen Melih Cevdet’in on iki bölümden oluşan ve bir yolculuğun anlatıldığı Karacaoğlan Üzerine Çeşitlemeler adlı dizi şiirinin sekizincisi üzerinden göstermeye çalışacağım. Melih Cevdet, her ne kadar teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur diyen Garip akımının başlangıçta temsilcisi olsa da böyle pür sanat bir şiir yazması konuşulması gereken bir konu gibi duruyor.

........Kitaplarım........

 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç