Denemelerim

Etkinlik Takvimi

Etkinlik yok

Kimler Sitede

127 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ziyaretçiler

Bugün 36

Dün 46

Haftalık 36

Aylık 1449

Tüm Zamanlar 275038

Mesnevi Kitaplarım..

 
 

 

 

 

 

 

Ismail - İsmail Güleç

1389-1978 yılları arasında Osmanlı Devleti’ne bağlı birkaç vilayet olan Bulgaristan’da Türkler binlerce mimari eser vücuda getirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı zamanla yıkılırken büyük bir kısmı 1877-8 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Ruslar tarafından yıkılmış, bir kısmı da Bulgar milliyetçileri tarafından sonraki yıllarda yakılmış ve yıkılmıştır. Üç bini aşkın eserden geriye kalanların sayısı bugün üç yüzü bulmamaktadır. Bu makalede; Bulgaristan’a yapılan iki seyahatte tespit edilen ve günümüze kadar kalmayı başarmış türbe ve tekkelerin bugünkü durumu üzerinde durulacak, ortak özelliklerine göre birtakım tasniflerde bulunulacaktır. Türbelerin mevcut durumları ortaya konularak konuya dikkat çekilecek ve bundan sonra yapılacaklara bir nebze de olsa ışık tutulmaya çalışılacaktır.

Devamını okumak için tıklayınız.

Pazar, 30 Eylül 2018 22:36

Bütün kabahat inşallahta mı?

Yukarıdaki resmi gördünüz. Buna benzer resimler ve cümleler sosyal medyada sıkça paylaşılıyor. Zaman zaman resim üzerinden toplumun bir kesimi aşağılanıyor ve istiskal ediliyor. Bunu paylaşanlara göre içinde bulunduğumuz kötü hallerin ve gelişmiş bir ülke olmamazın nedeni hep inşallah ve maşallah sözünü kullanmamızda. Yani işi Allah'a havale etmemizde. Batılılar inşallah demedikleri için çok geliştiler. Toplum olarak inşallah demekten vaz geçersek kurtulacağız.

Acaba gerçekten inşallah dediğimiz için mi geri kaldık? Artık inşallah demezsek gerçekten kurtulur muyuz?  İki asırdan beri yüzlerce aydın ve bilim adamının aradıkları sorunun cevabı bu kadar basit olabilir mi?

Buna inananlara önce inşallahın bir Müslüman için ne anlama geldiğini açıklamaya çalışayım fazla vaktinizi almadan.

Aziz kardeşim,

Bana tasavvuf hakkında soruyorsun; tasavvufu nasıl öğrenebilirim, hangi kitapları okumalıyım, kime gitmeliyim, diye. Belli ki başından geçenler senin bu konularda düşünmene vesile olmuş. Bence çok doğru sorular soruyorsun. Bu sorulara yıllarca muhatap oldum ve cevabını hep düşündüm. Tam olarak cevap verebileceğimi iddia edemem, eksik olabilir söylediklerim. Ama başlangıç için de bir fikir verebilir zannıyla bu satırları kaleme alıyorum.

Tasavvufun yüzlerce tanımı var, sıralamaya kalkışsam sayfalarca sürer. Ama ben içlerinden birini tercih ediyorum ve sana onu söyleyeceğim. Tasavvuf insan olmayı öğrenmek demek. İnsan derken insan-ı hakikîyi kastettiğimi anlamışsındır. İnsanı bilmeden ve öğrenmeden tasavvufu tam manasıyla anlamak ve bilmek mümkün değil.

Perşembe, 20 Eylül 2018 14:13

Telefon Tutulması

Telefon Tutulması

Başlığı görünce "Bu da ne demek?" der gibi baktığınızı hissediyorum. Biraz kızgın biraz da şaşkın bir halde “Telefon ay mı ki tutulsun?” veya “Telefon tutulmaz da ne yapılır ki?” dediğinizi işitir gibi oluyorum. Ama ben tutulma derken onları kastetmiyorum ki. Neyi mi kastediyorum? İzin verirseniz açıklamaya çalışayım.. Siz de sabrınız, zamanınız  ve fakirinize tahammül gücünüz varsa okursunuz.

Bir gezi kitabında yazarın yol tutulmasından bahsettiğini okumuştum seneler evvel. Kitabın adını unuttum ama bu kavramı unutmadım. Ne kadar hoşuma gittiyse artık.

Yazar yolculuğa çıkanların yakalandığı hastalıklardan bahsederken kullanır bu deyimi. Yolda bir şeylerin tutması üzerine istifrağ etmekten değil, burada tutulmaktan kastedilen. Mesela araba kullanıyorsunuz, susadınız veya acıktınız. En yakın yerde durmak gerekir değil mi? Hayır, işte “Şurayı da geçeyim dururum.”, “Buraya varayım yerim.”, “Oraya gidince içerim.”… derken susuz ve aç bir şekilde saatlerce gitmeye yolun yolcuyu tutması anlamında yol tutulması deniliyormuş. Bunu çok yaparım ve hanım da durumdan hep şikâyet ederdi. Yol tutulması tabirini okuyuncaya kadar düştüğüm durumun farkında bile değildim.  Öğrendikten sonra yaptığımın farkına vardım ve şimdi artık ihtiyacımız olduğunda en yakın yerde duruyorum. Yolun beni tutmasına izin vermiyorum.

Perşembe, 20 Eylül 2018 08:53

Bulgaristan'ın Manevi Bekçileri

Bulgaristan ile yakından ilgilenmem doktora yaparken olmuştu. Tezim İsmail Hakkı Bursevî ve onun bir eseri üzerine idi. İsminden dolayı Bursalı olduğunu düşündüğüm bu muhterem zâtın Filibeli olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Daha sonra Şumnu ve diğer şehirlerin de ismini gördükçe kendisi de Bulgaristan’dan gelen bir ailenin çocuğu olan mesai arkadaşım merhum Erol Çetin’e bu yerleri sorar ve oralarla ilgili sohbet ederdik. Bursevî’nin şeyhi Atpazarî Osman Fazlî İlahî de Şumnulu idi ve ömrünün son yıllarını Kıbrıs’ta geçirmiş ve Bursevî de ziyaretine Kıbrıs’a gitmişti.

Kaderin garip cilvesi olsa gerek Kıbrıs’ta iki yıl kaldım ve bu süre zarfında defalarca Kutup Osman olarak bilinen Osman Fazlî İlahî’nin Mağusa’daki türbesini ziyaret ettim. Kıbrıs’ta kaldığım hafta sonları tarihî ve turistik yerleri gezerdim. Bu geziler sonucunda da Kıbrıs’ın Manevi Mimarları isimli bir kitap yayınladım. Kitaptan mesai arkadaşım Abidin Karasu’ya da verdim. Her şey bu kitap verme ile başladı.

Pazartesi, 17 Eylül 2018 10:24

Leyla ile Mecnun

Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.

Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun'un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla'yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

Pazartesi, 17 Eylül 2018 10:12

Romeo ve Juliet

Capuletler ve Montagueler birbirine düşman iki ailedir. Aralarındaki bitmek bilmez kin ve nefret vardır ve bir sürü kan dökülmüştür. 

Eser ateşli ve heyacanlı olduğu her halinden belli olan Tybalt’ın olayı tam olarak öğrenmeden Romeo’nun arkadaşına saldırdığı sahne ile başlar. Tybalt’ın bu dizginlenemeyen hiddeti sonradan yaşanacak olayların müsebbibi olacaktır. Shakespeare adeta ilk sahneyi okurun Tybalt’ı daha iyi tanıması için yazmıştır.

Bu sahne aynı zamanda Capulet ve Montague aileleri arasındaki düşmanlığı  da gösterir. Şehrin yönetici Prens Escalus’un araya girmesi ile olaylar yatışır ama daha sonra küçük bir kıvılcımla tekrar ateşleneceğini okuyucu hissseder ve sezer.

Pazar, 16 Eylül 2018 13:43

Kızana, Sarıkız ve Nemfler

Eskicuma’da (Tırgovişte-Bulgaristan) cam fabrikasına giden yol üzerinde ve Eskicuma’ya hâkim bir noktada, Momino köyünün girişinde yol üzerinde birtakım yapılardan oluşan güzel bir tekkede Kızana adında bir erenin türbesi vardır.

Kızana, Demir Baba Velâyetnâmesi’ne göre ise 16. asırda yaşamış Demir Baba ve Akyazılı Sultan ile sıkça görüşen bir kadın derviş. Nişanlı bir kız iken evlenmekten vazgeçmiş ve nişanlısını da bir akrabasıyla evlendirip kendisini halka ve Hakk’a hizmet etmeye adamış Kızana öldükten sonra da mezarı türbe olmuş.

Peki Kızana’yı halk arasında böyle önemli ve değerli kılan ne?

Doğumu ile ilgili başlar onun hakkındaki menkıbeler. Kızana’nın anababasının çocuğu olmazmış. Bir gün annesi rüyasında Kızana’ya hamile kalacağın görmüş ve Kızana dünyaya gelmiş. Adını da Zühre koymuşlar. Zühre’nin aynı zamanda bir yıldız adı olduğuna dikkatinizi çekerim.

yahut

Ölümsüzlük ağacı nedir?

Geçenlerde bir vesile ile Mesnevi’nin ikinci cildinde geçen Ölümsüzlük ağacını arayan padişah isimli hikâyeyi okuyunca yıllar önce sorulan bir soru geldi aklıma nedense. Fi tarihinde bir öğrenci “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır sözünde bir mantık hatası yok mu?” diye sormuştu. Ne verdiğim cevabı hatırlıyorum ne de öğrencinin verdiğim cevaptan tatmin olup olmadığını. Bir kez daha cevap vermeye çalışayım.

İnsanoğlu tarih boyunca iki nesneye sahip olmak için uğraşmış durmuştur. Biri onu ölümsüz yapacak bir yiyeceği bulmak, diğeri de bakırı altına çevirecek iksiri icat etmek. Ölümsüzlük meyvesinin olduğu hayat ağacı hakkında çok sayıda makale ve kitap var. Ben meselenin tarihi ve edebi yönüne hiç girmeyeceğim. Merak edenler Gönül Tekin’in Sümerlerden başlayarak dinlerde ve mitolojilerde geçen ölümsüzlük ağacı veya hayat ağacını anlattığı makalelerini okusunlar. Ben neyi kastettiğimi müsaadenizle Mesnevi’den bir hikâye ile anlatmaya çalışayım.

Pazar, 26 Ağustos 2018 22:49

Vidin'de bir garip türbe: Selahattin Bey

Bulgaristan'ın Türkiye’ye en uzak noktasında, bir hastanenin bahçesinde kalmış, yıkılacağı günü bekleyen bir garip ve öksüz türbe var: Sadeddin Baba olarak da biline Selahaddin Bey türbesi.

Bir zamanlar türbe bir zaviyenin içindeymiş. 1904 yılında hastane yapılacağı gerekçesiyle zaviye yıkılır, sadece Selahaddin Bey’in türbesi bırakılır. O da el atılmazsa birkaç sene içinde yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya.

Bulgarlar Selahaddin Bey’in türbesini yıkmazlar ama ona bir ortak bulmaktan da geri kalmazlar. İddialarına göre tekke olmadan önce burası Hristiyanlara ait kutsal bir mekân imiş. Ama bizim bildiğimiz öyle değil. Selahaddin Bey Vidin’de görev yapan bir kumandandır. Viyana seferi ilan edilince gönüllüler çıkar. Viyana kuşatmasına katılmak isteyen bin kadar gönüllü askerin eğitilmesi ve düzene sokulması gerekmektedir. Onlara komutanlık yapacak biri aranır ve bulunur. Gönüllü birliklerin eğitimi ve komutası Selahattin Bey’e emanet edilir. Kuşatması öncesi yapılan savaşlarda Selahattin Bey ve yanındaki gönüllüler şimdiki hastanenin olduğu yerde şehit edilirler.

Page 1 of 18

........Kitaplarım........

 
 

 

 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

© 2005 - 2018 İsmail Güleç